1.12.2015

Milena'ya Mektuplar-Franz Kafka


Dönüşüm romanını okuduğum ve etkilendiğim günden beri Milena'ya Mektuplar'ı merak ediyordum. Ancak Dönüşüm'den sonra Dava romanını okumuş biri olarak bile bu kitaptan aradığımı bulamadım. Büyük umutlarla başladığım Milena'ya Mektuplar beni hayal kırıklığına uğrattı. Sanırım ilk defa olumsuz bir kitap yorumu yapıyorum. Oysa ister miydim böyle olmasını? Ne umutlarla okumaya başlamıştım Milena'ya Mektuplar'ı.

Franz Kafka'nın bu eseri sevgilisi Milena'ya yazdığı mektuplar dizininden oluşuyor. Kitabı okurken aynı zamanda Kafka'nın hayatına ilişkin bilgiler de ediniyoruz. Mesela mektupların yazıldığı dönemde Kafka son derece hasta. Hayatının geçtiği yerleri, tanıdığı insanları mesela en yakın arkadaşına dair bilgileri ediniyoruz. Evet, bu anlamda son derece bilgilendirici bir roman bakıldığında. Ama aradığım şey duyguydu benim. Milena'ya olan aşkını gerçekten hissedeceğimi umuyordum. Ancak bunu hissedemediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. İlişkileri iş mektuplarının yazılmasıyla başlıyor. Franz Kafka eserlerinin çevirilerini yapması amacıyla Milena'ya ulaşıyor. Milena bir çevirmen. Ve böylece mektuplaşmalar başlıyor ikilinin arasında. Zamanla ikilinin iş ilişkisi önce arkadaşlığa arkasından da aşka dönüşüyor. Aralarında gizli bir aşk ilişkisi de var. Kafka'nın mektuplaşmalar sırasında bir sevgilisi var ve Milena da evli bir kadın. Benim anlamadığımsa Milena'nın aynı zamanda kendi kocasına duyduğu aşktan da bahsetmesi. Yani bir insan iki kişiyi aynı zamanda sevebilir mi? Ve Kafka eğer gerçek bir aşka sahipse bunu nasıl hoş karşılayabilir?


Kafka ve Milena sanki aynı kişi gibiler. Sanki ikisi de melankolik. İkisi de aynı zamanda hasta. İkisi de iyileşme çabasında değiller. İkisi de kendi hayatlarının önemsizliğinden bahsediyor. Milena Kafka'nın kadın versiyonu gibi bana kalırsa. Belki de Milena o yüzden sevmiştir onu, kendisini anlayabildiği için. Kocasının veremediği anlayışı onda bulduğu kesin. Buna rağmen çok az buluşuyorlar, ilişkileri mektuplaşmalar üzerine kurulu. Sanki mutluluğu bile tam anlamıyla istemiyorlar gibi. Sadece hayalini kuruyorlar. Çünkü Kafka birçok kez Milena'ya yanına Prag'a gelmemesi için yalvarıyor adeta. Tuhaf bir ilişki. Sevdim. Ama Sevemedim. İyi birer arkadaş ama kötü aşıklar diye adlandıracağım sanırım bu ikiliyi. Bir de aklıma kazınan bir kaç alıntıyı sevdim. Kitaptan geriye etkilendiğim birkaç alıntı kaldı. Zaten okumadan daha, alıntılara kapılıp çok seveceğimi düşünmemiş miydim kitabı?

Bilmiyorum, sanırım hayal kırıklığına uğramamın şaşkınlığını yaşıyorum. Söyleyecek daha fazla şeyim olmasını isterdim. Hakkında daha fazla şey söylemek, uzun bir yazıyla karşınızda olmak isterdim mesela. Ama bir ısınamadım. Benim kitabım olamadı Milena'ya Mektuplar. Belki sizin kitabınızdır, bunu bilemem.

"İşte bu, ormanı durmadan tehdit eden fırtınaydı ama biz yine de iyiydik. Başka türlüsü mümkün olmadığına göre, onun tehditleri altında yaşamayı sürdürelim."

"Ben de olasılıkları ayrıntılı bir biçimde düşünmeye son derece karşıyım insan daha bugünden kendini geleceğin savaş alanı haline getiriyor, o delik deşik zemin geleceğin evini nasıl taşıyacak ki?"

"Mektubu bir kez zarfından çıkarıyorum, işte burada yer var: Ne olur bana bir kez daha bir kez olsun "sen" de." 

"Şüphesiz salı mektubunun da sivri bir yanı var ve bedenin ortasını delip geçiyor, ama ona sen yol gösteriyorsun ve senin neyine katlanılmaz ki?"


26.11.2015

Sevginin Bağladıkları


Uzun zamandır böylesine naif bir aşk filmi izlememiştim. Kesinlikle aklıma kazınan filmlerden bir tanesi oldu Sevginin Bağladıkları. Aslında 1957 yılında Unutamadığım Aşk isimli bir filmin 1992 senesindeki başka bir uyarlaması. Tom Hanks ve Meg Ryan'ı izliyoruz bu güzel uyarlamada. Ben henüz doğmamışım; doğmama henüz üç yıl varmış o zamanlar. Çok sakin ilerleyen, arka fonda sakin müziklere sahip iyi bir Amerikan filmi. Sıcacık bir film, hem hüzün hem de mutluluk mevcut. İyi bir yapım. Kış aylarında battaniyeye sarılıp izlenilecek filmlerden.

Sam adındaki bir mimar eşini kaybetmenin acısını yaşarken aynı zamanda tek başına oğlunu büyütmek zorundadır. Sam eşinin ölümünü bir türlü üzerinden atamaz ve oğlu henüz küçük bir çocuk olmasına rağmen bu durumun farkındadır. Çocuk saflığıyla bir gece radyo programına telefonla bağlanır ve babasıyla ilgili duyduğu üzüntüden ve babasının birisiyle birlikte olmasını istediğinden bahseder. Ardından evlerine birçok kadından mektuplar yağmaya başlar. Annie ise nişanlısıyla birlikte tekdüze bir hayat yaşamaya devam eden yayıncılık işinde çalışan genç bir kadındır. Bir gece radyoda Sam'i ve oğlunun canlı bağlantılarını dinledikten sonra gizlice tanımadığı bu adama bir hayranlık duymaya başlar. Ve aynı zamanda kendi ilişkisini sorgulamaya başlar. Annie'nin çok yakın bir arkadaşı ise Sam'e Annie'nin ağzından yazdığı bir mektup yollar.

Bana kalırsa gene gerçek aşkı anlatan filmlerden, evet kabul ediyorum Annie nişanlısı olduğu halde başka bir kimseye hayranlık duymaya başlıyor bu yanlış gibi gözükebilir. Ancak bana göre değil, çünkü sonuçta Sam'le hiçbir irtibatı yok. Yalnızca duyduğu hayranlığı içinde besliyor. Kaldı ki daha sonra nişanlısına karşı dürüst oluyor. Ortada radyoda yalnızca sesini duyduğu adama hayranlık besleyen, ölen eşine karşı hissettiği aşkı anlatmaya cesareti olan bir erkeğe merak duyan bir kadın var. Fiziksel olarak onu görmüyor ancak, bu onun için zaten önemli değil. Etkilendiği şey bu adamın sihirden ve ilk bakışta aşktan bahsedişi. Annie ise bu duygulardan çok uzak. Her ne kadar nişanlısının aradığı insan olduğunu düşünse de böyle olmadığını anlamaya başlıyor. Bu yüzden film doğru insan seçiminde bizlere birkaç öğütte de bulunuyor. 'İnsan ilk görüşte aşık olabilir ve o kişiyi ilk kez gördüğünde kendisi için doğru kişi olduğunu anlayabilir, aşk gerçektir' demek istiyor. Tabi gerçek hayattaki geçerliliği konusunda hiçbir fikrim yok. Mesela aşk denilen şey var mı gerçekten onu bile bilmiyorum. Sam ve Annie'ye bakılırsa var.

Tom Hanks ve Meg Ryan ikilisini filmlerde izlemeyi seviyorum. İkilinin oynadığı Mesajınız Var filmini de öneririm. Ayrıca Meg Ryan'ın diğer bir filmi olan Harry İle Sally Tanışınca filmini de izleyin derim. İzlemeden geçmeyin;


Ah, izlenilecek o kadar film var ki! :) Şimdilik benden bu kadar, görüşmek üzere...

21.11.2015

Stephenie Meyer'in Yeni Kitabı!


Bundan birkaç yıl önce Alacakaranlık serisiyle tanıdığımız Stephenie Meyer serinin ilk kitabını tekrardan yazmaya başlamıştı. Bu sefer herşey Edward Cullen'ın gözünden anlatılacaktı. Ancak hikayenin ilk on iki bölümü internete sızdırılınca Meyer bu kitabı yayımlatmaktan vazgeçmişti. Başta ben olmak üzere birçok hayran da bu işe oldukça üzülmüştü. Ancak çok sevindirici bir haber geldi. Meyer Alacarakaranlık'ın onuncu yılı şerefine bir kitap yazdı. İsmi Life and Death. Bu sefer hikaye tekrardan yazıldı. Ancak çok farklı bir şekilde. Bella artık bir erkek karakter ve Edward da bir kadın karakter. Yalnızca onlar da değil diğer tüm karakterlerin cinsiyetleri değişiyor. Olayların nasıl gelişmiş olabileceğini az çok tahmin etsem de kitabın ülkemizde de çıkmasını dört gözle bekliyorum. Ne kadar kötü eleştiriler alırsa alsın bu seriyi hayatta unutamam. Kırk yaşıma gelsem de ve Meyer bir şeyler yazmaya devam ediyorsa istisnasız her kitabını okuyacağımı biliyorum. Tıpkı J. K. Rowling gibi takipte olduğum bir yazar çünkü.

Yurtdışında kitap çıktı ve kitabın hayal kırıklığına uğrattığına dair bir duyum aldım. Buna üzüldüm. Ancak ön yargı yapmak istemiyorum. Kötü bir ön yargı oluşmasını hele hiç istemem. Umarım bizim yayınevlerimiz de ellerini çabuk tutarlar. Yayın haklarını Epsilon Yayınevi'nin alacağını düşünüyorum. Ama bakalım neler olacak. Kitabın ülkemizde de biran önce çıkması dileğiyle...

Kitaptaki karakterlerin bir listesi;

  • BEAU SWAN
  • EDYTHE CULLEN
  • JULIE BLACK
  • CARINE CULLEN
  • EARNEST CULLEN
  • ARCHIE CULLEN
  • ROYAL HALE
  • ELANOR CULLEN
  • JESSAMINE HALE
  • JOSS
  • LAUREN
  • VICTOR

1.11.2015

Kardeşimin Hikayesi- Zülfü Livaneli


"Geçmişi unut
Koy bir kenara
Yeni bir sayfa aç
Kurtar benliğini dünden
Bugünün çocuğu ol
Bütün bilgeliği ve gülümseyişiyle gençliğin
Şu anı hiç terk etme ne olur
Sonsuza uzanan şu günü, terk etme."  

-Mevlana
~   ~   ~     ~   ~
İnsan
"Bir damla kan ve bin gözyaşı."

-Şirazlı Sadi


"Eğer bir kitap kafamıza vurulan bir darbe gibi bizi sarsmıyorsa, okumaya neden zahmet edelim ki?" demiş ünlü yazar Franz Kafka. Beni kafama darbe yemişim gibi sarsan bir kitabın sayfalarından ayrılmak zor oldu elbet; oysa sonunu görmek için nasılda hızlıca okumuştum! İşte bazı zamanlarda okumaktan bu yüzden kaçarım, olur da çok seversem ve başından hiç kalkmak istemezsem diye korkarım. Çünkü kısa sürede bitirmek isteyip de bitiremezsem aklımın kitapta kalacağını bilirim. Sonra, kitabın başına oturana dek tıpkı bir hayalet gibi günü atlatmaya, sabırsızca etrafta dolanmaya başlarım. İnsan bir kere hayatını sarsacak o etkileyici kitapla karşılaşmaya görsün! Şanslıysa kişi böyle güzel yüzlerce kitapla karşılaşır ve birçok kitap kurdu için bu paha biçilemezdir; tıpkı benim için olduğu gibi.

Kardeşimin Hikayesi, Livaneli'nin ne iyi ne de kötü beklentilerle okumaya başladığım ilk romanıydı. Yalnızca içimde daha önce okumadığım bir yazarın kitabını okuyacak olmamın heyecanı vardı. İlk cümlesinden itibaren etkileneceğimi, merak içinde pür dikkat hiçbir sayfayı atlamadan heyecanla okuyacağımı nerden bilebilirdim? Mesela sonuna geldiğimde bu kadar hızlı okumamış olmayı dileyeceğimi ya da uzun zamandır elime geçen en iyi kitap olacağını...

Gerçek hayat, ölüm ve kalım, aşk, acı, büyük bir gizem bulutunun içerisinde ilerlemek gibi Kardeşimin Hikayesi'ni okumak. Etrafınız tüm bunlarla ve daha fazlasıyla sarılıyken allak bullak olmaya hazırlanın! İç içe geçmiş hayatlara tanıklık ederken gerçek bir gizemin ortasında bulacaksınız kendinizi. Romanın baş kahramanı Ahmet Arslan'ın yaşadığı Karadeniz'in bir köyüne yolunuz düşecek. Kitapları ve yalnızlığıyla hayatını devam ettiren bu garip adamın izinde bir cinayetin arkasında kimin olduğunu merak edecek, evine aldığı gazeteci kızın dinledikleriyle ürpereceksiniz. Ve belki de onunla birlikte aşkı, yaşamı, gerçekleri sorgulayacaksınız.

Dışarıdan bakıldığında sessiz, sakin ve kendi halinde biri Ahmet Bey. Bir mühendis emeklisi, emekli olduktan sonra kimi kimsesi olmadıği için Karadeniz'in bu ücra köşesine çekilme kararı almış tek başına. Sahip olduğu tek şey köpeği ve kitapları. Köyde de evine giren çıkan kimse yok; gündelik işler için yardıma gelen Hatice Hanım ve onun İngilizce öğrenmek için gelen oğlu dışında. Bir de büyük şehirden taşınmış olan Arzu Hanım ve onun yaşça büyük varlıklı eşi var tanıdığı. Her şey Ahmet Bey'in Arzu Hanım'ın öldürüldüğünü duymasıyla başlıyor. Evlerinde verdikleri büyük bir partiden sonra Arzu Hanım bir cinayete kurban gidiyor. Köye gelen gazeteci bir kız adını duyduğu bu varlıklı ailenin ve cinayetin izinde komşuları Ahmet'ten yarďım istiyor. Ahmet Bey ise hem genç kızın sorularına cevap verirken hem de ikiz kardeşi Mehmet'in hikayesini anlatmaya başlıyor. Ahmet'in bu hayatta tek sahip olduğu kişi kardeşi Mehmet. İkiz kardeşler çok küçükken anne ve babalarını trafik kazasında kaybetmişler, Ahmet burada hayatını sürdürürken Mehmet de yaşadığı acıların etkisiyle dünyanın ücra köşelerini gezmekte. Kitap ilerledikçe cinayeti kimin işlediğini ve aynı zamanda Mehmet'in hikayesinin sonunu merak ediyoruz. Sona geldiğimizdeyse her şey çözüme kavuşuyor, tüm sır çözüldüğündeyse tepetaklak oluyoruz.

Zülfü Livaneli'nin dediğine göre 'İnsanların duyguları olmasayďı her şey nasıl olurdu?' sorusuyla oluşturulmaya başlanmış Kardeşimin Hikayesi. Ahmet Bey'in romanda hiçbir duyguyu hissetmediğini defalarca anlatmaya çalışması biz okuyucuya bu soruyu düşündürtmeye yönelik. Öyle ki bu garip adam kimseye dokunamıyor aynı zamanda da hiçbir insanî duyguyu gösteremiyor. Kendisi de başlı başına bir muamma. Romanın en başından itibaren bunu hissediyoruz. Onun gerçek hayatta karşımıza çıkamayacak kadar farklı bir insan olduğunu seziyoruz. Farklı karakterler, farklı olaylar, özgün bir kitap ve son derece zeki bir yazarla  Kardeşimin Hikayesi Türk Edebiyatı'na göz ardı edilemeyecek bir katkıda bulunmakta.

22.10.2015

Günlük Yazmak


On yaşında annemin bana aldığı mavi çiçekli bir defter hatırlıyorum. Kendisine de aynı defterin sarı renginden almıştı. Onlara günlük yazacağımızı söyledi. Tabi o zamanlar günlük yazmanın ne demek olduğunu bilmiyorum ve sayfaları 'sabah kalktım, okula gittim, yemek yedim'lerle dolduruyorum. Üst katta oturan ev sahibimizin kızı öğretmişti sonra bana adam akıllı günlük yazmak nasıl olur diye. İşte o yıllardan beri günlük yazarım.

Çoğunlukla bir deftere başlar, ardından yarım bırakarak bir diğerine geçerim; belki bir ay günlüğüme elimi sürmem ama ben hep bilirim ki o bir yerlerde beni bekler. Zaten ben de ne kadar günlüklerime karşı vefasız ve vurdumduymaz olsam da yazmaya yeniden başlarım. Yeniden, yeniden ve yeniden yazarım. Bir çok böyle günlük biriktirmişliğim var. Dost biriktirmeyi, kitap ayracı biriktirmeyi sevdiğim gibi günlük biriktirmeyi de severim çünkü. Beynimin bana ihanet ettiği zamanlarda neler yaşadığımı hatırlamak isterim zira. Ama en çok nasıl değiştiğimi, ileriye gittiğimi görebilmek için yazıyorum. Hedeflerimi, hayallerimi, umutlarımı bir bir sıralıyorum. Aslında hayallerimi döküyorum defterlere. Bir garip hayaller defteri ortaya koymuş oluyorum. Zaten insan hayalleri olmadan yaşayabilir mi?

Mesela insanları gizlice dinlemeyi hoş karşılamam ama bir insanın günlüğünü okumaya karşı aşırı bir merak duyarım. Evet, itiraf ediyorum bir keresinde annemin günlüğünü okumaya kalkışmıştım. Düşüncelerimi ifade etmekten korkmam ama günlüğümün okunmasını asla istemem. Sanki bir sırrın ötesinde mahremiyeti taşır günlükler bana göre. İnsan ruhunun en derininden bir yük yüklenirler. Sırf gerçek anlamdaki sırlarımızı yazmasak bile kimseye söyleyemediğimiz duygularımızı, zaaflarımızı ortaya dökeriz her zaman.

Bir de günlük yazarken, saçmalamayı seviyorum. Tamamen kendim oluyorum. Bazen kenara, köşeye bir resim çiziktiriyorum. Günlen suratlar koyuyorum, kalpler çiziyorum, gözyaşı izlerimi bırakıyorum, listeler oluşturuyorum... Benden başka kimsecikler okumuyor ya istediğim gibi ben olabiliyorum işte. Tüm mutsuzlukların içinde bir mutluluk kaynağım daha böylece ortaya çıkıveriyor. İnsanlar hayal kurmadan yaşayamıyor, ben hem hayal kurmadan hem de günlük yazmadan duramıyorum.

5.10.2015

Yazmaya Dönmek


Uzun bir süre blogda yoktum; malum. Geçerli bir sebebim yok. Yalnızca bloga yazmaya devam etmek ya da etmemek konusunda kararsızdım. Ama en sonunda anladım ki; yazmaktan vazgeçemeyeceğim. Yapmayı sevdiğim bir şeyi bırakmak ve beni mutlu eden bir şeyi terk etmek çok zor. Sonuç olarak; geri döndüm! Yalnızca kısa bir ara verdim, hayatımla ilgili düşündüm ve kendimle ilgili ne istediğime dair bu yaz uzun uzun kafa yordum. Bir sebebi yok dedim; ama sanırım bu da bir sebep. Hayatıma düzene koyma aşamasında ve kendimi tanıma aşamasında uzaklaşmak istedim. Bu yaz esasında birçok şeyden uzak, kendime yakın kaldım. Ve yapmak istediğim şeyler arasında kesinlikle bloga devam etmek olduğuna karar verdim. Gerçekten ama gerçekten beni mutlu eden bir şeye son vermek istemedim. Zaten ben hep yazmaya geri dönüyorum. Sebepsizce beni kendine çeken bir şey. Bloga kendi hayatımla ilgili pek fazla şey yazmıyorum; çünkü amacım bir günlük oluşturmaktan ziyade, okuduklarım ve izlediklerimle bir şeyler yazmak, deneme oluşturmaktı zaten en başından. Hayatımla ilgili bir şeyler karalamayı günlüğüme bırakıyorum. Gerçek sayfalara bir şeyler yazmak beni daha fazla mutlu eden bir şey. 

Yaz bitti ve sonbahar başladı.Yeni başlangıçların zamanı. Hayatın bize sunduğu yegane yeniliklerin gerçekleşebileceği zamanlardayız. Hayatımızı değiştirmek için hala bir fırsatımız var. Yazın bitmesine hüzünlensem de; bu ayları da sevmiyor değilim :) Yaptığım kitap yorumlarıyla, dinlediğim müziklerle, izlediğim film ve dizilerle kafanızı ağrıtmaya devam edeceğim sanırım. Çok iyi bir sene geçirmemiz dileğiyle...

28.08.2015

Savaşçı Ruh


Hayatınızın en zor zamanlarından birinde farkında olmadan belki de; bir seçim yaparsınız. Hani şu hayatınızın bir daha eskisi gibi olmayacağını hissettiğiniz o zamandan bahsediyorum. Geriye dönüp baktığınızda hayatınızda milat saydığınız o dönemeç. Hatırladınız mı? Heh işte o zaman, mücadele etmeyi seçenlerdenim ben. Mutlu olup, vazgeçmemeyi seçenlerdenim. Kendimi hep ileriye götürmek için uğraşan, en azından uğraşmaya çalışan kişi. Olmak istediğim kişi olmak için mücadele veren, kısacık olan şu hayatta geride iyi şeyler bırakmak isteyen biri. Bir savaşçı. Çünkü böyle olmasını istedim ve pes etmeyi bilmeyen savaşçı bir ruha sahip olmayı. En azından denemeyi seçtim. Mutluluk gibi seçilebilirdi çünkü. O ilk zamanlarda seçmezseniz hep yenik düşeceğiniz bir savaş bu. Zihnin insana açtığı bir savaş. Çöktükten sonra ayağa kalkmak en zoru işte bu.

Hep böyle ruha sahip kadınları örnek almaya çalışıyorum. Güçlü ve savaşçı. Dünyaya meydan okuyan ve az da olsa dünyayı değiştirmeyi başarmış kadınlar. Demi Lovato. Kristen Stewart. Audrey Hepburn. Halide Edip. Frida Kahlo. Annem. Anneannem. En azından onlar gibi kadınlar olmak istiyorum. Savaşçı ruhumu bırakmamak istiyorum; onunla dünyaya meydan okumak. En azından kendi dünyama.

"Sakın vazgeçme. Eğer vazgeçersen hak etmeyen biri kazanacak."

Alacakaranlık


Ne kadar beğeneni kadar beğenmeyeni olsa da, kurgu hatalarına rastlasam da benim en sevdiğim kitap serilerinden biridir Alacakaranlık. İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu Stephenie Meyer gece bir vampir ve bir kızın birbirlerine aşık olduklarını, çimenlerin üzerine uzandıklarını görür rüyasında. Bir gecede karar verip bunu bir hikayeye dönüştürür. Yaklaşık bir ay kadar kısa bir sürede romanını tamamlar. İlk başta yayımlamayı düşünmez; zira yalnızca eğlence olsun diye yazmıştır. Ancak bir yakını yayımlatması için teşvik edince birçok yayınevinin reddetmesine rağmen sonunda kitap yayımlanır. Sonrası mı? Yıllar boyunca kitapları defalarca okuyup, her filmin çıkmasını dört gözle bekledim. En yakın arkadaşım da benim kadar çılgın gibi hayrandı. Dolayısıyla lise boyunca yani tam dört yıl her sene ta ki lise son bulana dek sinema yollarını aşındırdık birlikte.

Bir gün evde oturmuş ne izlesem diye kafa yorarken rastgele gördüm filmi. 2008 falandı. Filmin kitaptan ilk uyarlandığı yıl yani. Filmi izledim; aşık oldum. Tuttum tüm kitapları okudum. Yazarın Alacakaranlık'tan önce yazdığı Göçebe kitabını da dahil olmak üzere her şeyi yaladım yuttum. Edward mı Jacob mı savaşını içimde başlattığım zamanlardı. Hangisini seçeceğimi bilemiyordum. Sonunda kurt adam olmak daha cazip geldi.

Her ne olursa olsun; bana müthiş duygular yaşattığı için, lise yıllarımın müthiş geçmesine sebep olduğu için Stephenie Meyer en sevdiğim başta gelen yazarlardan. Benim için tarzıyla örnek aldığım ve feminem tavrını taktir ettiğim Kristen Stewart'la bu seri sayesinde tanıştım. Robert Pattinson'u saymıyorum bile! :) Harry Potter serisinden hayranı olduğum Emma Watson da ikondur gözümde; bunu da belirteyim :)

Gerçek aşka sahip çıktığı için bile taktire değer; en azından kötülemelerini anlayamıyorum. Vampirlerin ve kurt adamların var olmasında bir sıkıntı yok ama diğer her şey gerçekçi olmalı kimilerine göre. Seri baştan gerçekleri anlatmıyorken; gerçekleri anlatma kaygısında değilken farklı bir esere saygı duymayı kendilerine yediremiyorlar gibi. Aşkın vazgeçilmemesi gerektiğini anlatması, sırf tensel bir şey olmadığına değinmesi gençler için güzel bir örnek. Sırf bu bile başlı başına büyük bir mesajı içeriyor. En azından saçma sapan aşk romanlarından daha iyi. Günümüzde yazılanları görüyoruz. İşte bu yüzden hayranıyız; önümüze ısıtılıp ısıtılıp aynı şeyleri koymalarından bıktık. Edebi olanı ve özgün eserleri arıyoruz!

23.08.2015

Hiççilik


 

Hiççilik modu. Böyle bir isim verdik buna. Kimseye anlatamayacağımız bu ruh halini birbirimizle konuştuk. Bir sır gibiydi ama aslında öyle değildi. Sonra bu ortaklık bizi birbirimize yakın dost kıldı. Muhtemelen bu satırları okuyacak ve kendisinden bahsettiğimi anlayacak dostum.

Hiçbir şey hissetmemek özünde. Ne sevinebilmek ne üzülebilmek. Ne yaşamayı istemek ne ölmeyi istemek. O ruh hali içerisindeyken lotodan para çıksa mutlu olamazsınız. Hiçbir şey yokken ortada gelir oturuverir kalbinizin ve beyninizin üzerine. Hiç olmak istersiniz yalnızca varolmamayı dilersiniz. Zaten adını da böyle uydurduk. Su içmeye gidemezsiniz, hiçbir kıyafet, takı sizi mutlu etmez. Bir ruh rahatsızlığı. İlk başta farkına bile varılmayan kimseyle paylaşmak istemediğiniz bir şey. Hayatımda yaptığım en mantıklı işlerden biri bu değişken ruh halimi benim için değerli olan 'O' arkadaşımla paylaşmak oldu. Sonra paylaştıkça azaldı. Bana destek oldu, ben ona destek olmaya çalıştım. İkimiz de aynı ruh halini yaşıyorduk. Belki de hayat bizi biraraya bu yüzden getirmiştir bilemiyorum. Koyduğumuz isimle dalga geçmeye sonra kendimizle dalga geçmeye başladık. Her şey daha hafifledi. Arkadaşlık bağımız arttı. Bir de baktım bu ruh halini söküp atmışım ruhumdan; tüm mutsuzluklarla birlikte. O moddayken aklıma gelen ve beni bu ruh halinden kurtaran ilk düşünce dünyayı gezme isteğim oldu. Dünyayı görmek ruhuma o kadar işlemiş ki moddan bu hevesim sayesinde çıktım hep. Bir de dua ettim tabi ki bol bol. O arkadaşım da olunca hayat daha hafifledi.

Bunları neden mi yazıyorum; bizimle aynı şeyleri yaşamış bir insan denk gelir de okur diye. Bu basit bir şey değil demek için yazıyorum; bir başkasıyla paylaşın. Ruh sağlığı da en az beden sağlığı kadar önemli. Benimkisi hafif bir ruh haliydi. Tesadüfen farkettim; önüne geçtim. Siz de hemen farkedin de önleminizi alın diye yazıyorum. Elbette kimseyle paylaşmak istemediğim bir şeyi blogda yazmak zor. Ama paylaşmak gerek bence. Hayatta bazen cesur olmak gerek.

Bak Gene Hüzünlendim; Yaz Bitiyor


Kendimi bildim bileli inek bir öğrenci olmama rağmen, yaz tatilinin bitmesini hiçbir zaman istemezdim. Yaz mevsimine bildiğiniz aşığım ben. Bunu biraz da Marmaris'te doğmama bağlıyorum aslında. Marmaris kışın durgun ve sakin, yazın da muhteşemdir. Doğaya aşık biri olarak denizini, havasını saymıyorum bile! Daha sonra 10 yaşıma geldiğimde İstanbul'a taşındık. Ancak her yaz Marmaristeyiz kuzenlerimle falan. Tabi hep beraber olunca da saçmalığın dibine vuruyoruz. Bakmayın öyle sakin sakin kitap-film paylaşımları yaptığıma içimde bir çılgın yatıyor. Hiçkimseye göstermediğim saçma yönüm burada ortaya çıkıyor. Tüm yaz tepişip duruyoruz. Espiriler havada uçuşuyor. Yazları hep mutlu, neşeli ve enerjik oluyorum. Yaz demek aile demek bana göre çünkü; onları herkesten çok seviyorum. Doğa demek, fotoğraf çekmek demek, kitap okumak demek, enerjik olmak demek, yıldızlı geceler, balkon keyfi yapmak, kendini yenilemek demek...

İşte bu yüzden hüzünlendim; yaz bitiyor gene. Bu sene uzattıkça uzatacağız tatili ama. Hazır okullarda geç açılacakken. Gerçi benim okulum Eylül'ün yedisinde açılıyor ama bayramdan sonra dönmeyi düşünüyorum. Hayatı resmen üçe bölünmüş biri var karşınızda; Marmaris, İstanbul, üniversite şehrim arasında mekik dokuyorum. Ancak yakınmıyorum bundan; tek bir yerde durmak bana göre değil. Tek bir şehir hiç! Hunharca dünyayı gezme isteğim de bundan olsa gerek. Yeni yerler, yeni insanlar beni çekiyor. Bir de yaz demek tabiki özgürlük demek. Özgürlüğü de severim herkes gibi. Yazlar hiç bitmese mesela. Hep kalsa benimle. Hüzünlenmesem hiç.

NOT: Fotoğraf bana aittir :)

7.08.2015

Yaz Sıcağına Serin Filmler

Malum sıcakların tavan yaptığı günlerdeyiz. Şansıma tatil yapma imkanım oldu. Tatil yapmıyor olsaydım büyük ihtimalle bol bol film, dizi izlerdim. İşte bu nedenle tatile gitme imkanı bulamayan okurlarım için yaz sıcağına gidecek, kafa yormayan hafif filmler derledim. Benim önerim limonatınızı hazırlayıp, dondurmanızı da yanınıza aldıktan sonra ayaklarınızı uzatıp bu "serin" filmleri izlemeniz. Şimdiden iyi seyirler ve iyi tatiller ! :)

DALGALARA KARŞI


Gerçek bir yaşam öyküsünden ekrana aktarılan filmde sörfe meraklı bir kızın köpek balığı saldırısı sonucu kolunu kaptırmasını konu alıyor. Hayata küsen genç kız sörfe olan tutkusundan da vazgeçer. Ancak daha sonra hayata tekrar dönmek için kendisine nedenler bulacak, küstüğü bu spora sarılacak ve büyük başarılar elde edecektir. Bu başarı öyküsünü izlemek hem üzecek hem de mücadele ruhumuzu yeniden hayata geçirecek türden.

YENİ MEZUN


Edebiyat öğrencisi genç kız sırf kitaplara olan büyük tutkusu yüzünden bu bölümü seçer. Ve dört yılın sonunda okulu birincilikle bitirir. O yaz okulu bitirip eve döndüğünde iş aramaya başlar. Ancak işler istediği gibi gitmeyecektir. Okuldaki en büyük rakibine çalışmayı en çok istediği yayınevindeki işi kaptırınca babasının yanında bavul satmak zorunda kalacaktır. Bu sırada gerçek aşkı bulacaktır.

50 İLK ÖPÜCÜK


Gerçek aşk budur! Hawaii'nin yaz sıcağında ve serinde sularında tatlı bir hikaye. Araba kazası sonucu her gün hafızasını kaybeden bir genç kadının kalbini yeniden her gün kazanmak zorunda kalan bir adamın hikayesi. 

SESİNİ DUYUR


En büyük tutkusu şarkı söylemekti. Başarısıyla bir sanat okuluna kabul edildi. Ancak entrikanın ortasına düşeceğinin ve kalp kırıklığını yaşayacağının, aşık olacağının farkında bile değildi.

AŞK ADASI


Çok şeker bir film. Dünyaca ünlü şarkıcı bir gün ıssız adaya düşer ve kaybolur. Tüm herkes onu aramaktadır. Genç kız çılgınlar gibi hayranı olduğu bu şarkıcıyı tesadüf eseri ıssız bir adada bulur. Ancak bu ada sandıkları kadar ıssız değildir zira tam arkası yaşam alanıdır. Bunu ilk farkeden Amanda Bynes, hayranı olduğu bu adamı etkilemek için uğraş verecek ve elinden geldiğince zaman kazanmaya çalışacaktır. Issız bir adada olmadıklarını saklayacaktır. İşler hiç de istediği gibi gitmez ve kendisi gibi bunu kullacak başka bir genç kız da çıkagelecek, üçü aynı adayı paylaşmak zorunda kalacaktr.  Kızların arasındaki rekabette pek bir eğlenceli. 

İLK AŞK İLK DANS


Bu filmi ne kadar sevdiğim hakkında uzun uzun konuşabilirim. Çok seviyorum, gerçek bir efsane. 1987 yapımı bu filmde barış yanlısı Bebek lakaplı genç kız ailesiyle birlikte aile dostlarının yanında tatil yapacaklardır. Her yaz büyük bir organizasyonla biraraya gelen seçkin aileler tatillerini yaparlar. Babası doktor olan Bebek bu yaz tatilinde fakir bir genç olan dans öğretmenine aşık olacak ve dans etmeyi öğrenecektir. Bu filmin her izleyişimde daha uzun olmasını dilemişimdir. İzleyin, pişman olmayacağınızdan eminim. 


Duvak


Londra sosyetesinde büyüyen, 20'li yaşlarda bir genç kadın olduğunuzu hayal edin. Baloda tanıştığınız size aşık bir doktor tarafından evlenme teklifi aldığınızı ancak onunla evlenmeyi sırf zorunda hissettiğiniz için kabul ettiğinizi. Sevmediğiniz kocanızla Çin'e gittiğinizi, burada sırf ondan intikam almak için evli bir adamla ilişki yaşadığınızı. Kocanızın bunu öğrendiğini düşünün. Sizi kolera salgınından kırılan Çin'in ücra bir köşesine bu konuda araştırma yürütmek amacıyla biraz da sizi cezalandırmak için peşinden sürüklediğini. Ondan biraz daha nefret ettiğinizi düşünün. Sonra hiç de tahmin edemeyeceğiniz duygular yaşadığınızı, kocanız bu küçük köyde insanların hayatını kurtarmak pahasına uğraş verirken ona hayranlık duymaya başladığınızı. Ona aşık olduğunuzu düşünün, geçmişte yaşadığınız hatalardan bir bir pişman olduğunuzu. Ortaya harika bir film çıkardı şüphesiz. Naomi Watts ve Edward Norton da sizi oynasaydı başyapıt bir film olurdu. Öyle de olmuş.

4.08.2015

Kişisel Gelişim Saçmalık Değildir


Bu tarz kitaplar okuyarak yol, yöntem öğrenen biri olarak bu tarzdaki kitapları çoğu kişinin aksine saçmalık ve işe yaramaz olarak görmüyorum. Bilakis faydalı olarak görüyorum. En çok faydalandığım konuysa mutluluk konusu oldu. Gerçek ve uzun vadedeki mutluluğu kazanmanın yöntemleri konusunda son derece faydalı bilgiler edindim. Sizlere de bu konuda önerebileceğim bir sürü kitap var. İlk kişisel gelişim kitabım çoğunun da bildiği Mümin Sekman kitaplarından birisiydi. Osho'nun bu alandaki videoları, Elizabeth Gilbert'ın Ye Dua Et Sev romanı, Nick Vujicic hayat öyküsü, okulumuza seminer için gelen Doğan Cüceloğlu; konuşması ve kitapları bana ilham olanlardan yalnızca bazıları.

Ve kişisel gelişimde belli başlı yöntemler vardır. Bence bu yöntemler odaklanıp uygulanabilirse mutluluk ve istenilen şeyler kazanılabilir. Bunlardan bazıları şunlar gibi (En azından bana kişisel gelişimin kattıkları);
~Şu ana odaklanmak ve şimdide yaşamayı başarmak.
~Kendini hatalarınla ve kusurlarınla kabul etmek.
~Önce kendini sevmeyi öğrenmek.
~Kendini başka insanlarla karşılaştırmamak.
~Seni mutlu eden şeylere odaklanmak. Mesela mutlu eden şarkılar dinlemek, eğlenceli filmler izlemek.
~Sahip olmadıklarımızdan çok sahip olduklarımıza odaklanıp şükür etmek.
~Baktın depresyona sürükleniyorsun bir saatte olsa yürüyüş yapmak, her gün az da olsa dışarı çıkmak.
~Zihnini kendinden uzaklaştıracak şeyler yapmak; mesela kitap okumak, bisiklet sürmek, arladaşlarla muhabbet etmek, gezmek...
~Ertelemeyi ve tembelliği yenmeye çalışmak.
~Gülümsemek.
~Kendinden daha yüce bir güce sığınmak ve dua etmek. 
~Cesur olmaya çalışmak (Osho'ya göre cesaret insanı mutluluğa götürür). 

Ne olursa olsun bence insan kendi hayatı hakkında en azından mutluluk konusunda söz sahibi. Kişisel gelişim de bazı şeyleri teoriye döken bir alan. Tabiki teoriyi gerçek hayata geçirmek kolay bir şey olmasa da yola çıkmadan insan bazı şeyleri öğrenebilir. Yol, yöntem, çözüm  öğrenebilir. Kişisel gelişim de yenilenmek ve değişmek isteyen insanlara ilk başta rehberlik edebilir.


Not: Fotoğraflar bana aittir :)

2.08.2015

Aşka Yolculuk


Çok duygusal ve romantik bir film hakkında birazdan bir şeyler yazacağım. Ama öncesinde aşktan bahsetmeden edemeyeceğim. Bir kere, aşkın ne olduğu konusunda biraz fikrim olmasına rağmen kendimi bu konudan uzak tutmanın ruh sağlığım açısından iyi olacağına karar verdim. Çünkü henüz beni kırıp dökmeyecek ve benim de kırıp dökmeyeceğim birisiyle karşılaşmadım. Filmlerdeki ya da kitaplardaki gibi bir aşk beklemiyorum tabiki. Bu çok saçma olurdu. Ama filmler ve kitaplar bu konuda beni yeterince tatmin ederken aşka yaklaşmadım. Kim bilir belki de gerçekten sevebileceğim birisi çıkar da Aşk ve Gurur filmini sırf Bay Darcy'ye olan hayranlığımdan dolayı 365. kez izlemeyi bırakırım.


Çoook öncelerden izleyip belleğimde birkaç sahnesi kalmış bu filmin. Çok sevmişim demek ki; o kadar çok film izledim ki çok sevdiklerim haricinde pek aklımda kalmazlar çünkü. Ama unutmuşum tabi; gerçi unutmasam kaç yazar biraz önce de söylediğim gibi Aşk ve Gurur'u milyon kere izlemiş birisiyim ben.  Aşka Yolculuk da en az onun kadar romantik. Orjinal ismi Leap Year. Amy Adams başrolde.Anna karakteri erkek arkadaşına evlenme teklif etmek ister. O kadar gözü pek. Bunun için de kadınların erkeklere teklif edebildiği bir yere doğru yolculuk eder. Ancak hiçbir şey istediği gibi gitmez. Ona yardım edecek bir araba kiralar. Arabanın sahibi de ona yardım amacıyla değil de son derece gerçek bir amaç uğruna yani kazanacağı para için kadına yardım eder. Yolu son derece izbe yerlere rastlar, bavulunu çaldırır işte sonra kalbini çaldırır. İlk başta nefret ettiğimiz insanlara daha sonra aşık olma ihtimalimiz de oluyormuş demek ki. Ayrıca eğer esas adam esas kıza sırf güzel olduğu için yardım etmeyi kabul etseydi bu kadar beğenmezdim filmi. Kıza şoförlük yapıp parasını alma derdindeydi oysa; hatta sıcacık evinden ayrılıp bir deli kadının peşine takılmak hiç de cazip gelmemişti başlarda. Bir kadının erkek arkadaşına evlenme teklif ettiği nerde görülmüş?

Ufak bir aşk üçgeni çıkıyor karşımıza. Anna erkek arkadaşına duyduğu aşkı sorgulamaya başlıyor. Sanki ona duyduğu hisler gerçek değil. Erkek arkadaşı resmen onu bu evlenme teklifine sürüklüyor. O kadar umarsız ki gıcık oldum. E tabi Anna da gerçekten aşk sandığı şeyi gerçek bir duygu hissedince farkedebiliyor.


Film boyunca güzel manzaralara da şahit oluyoruz. Bir yol hikayesi daha. Al işte gene karşıma çıktı mı bir yol filmi? Yok yok illa atacağım kendimi yollara ondan sonra huzur bulacağım sanırım.

Güzel manzaralar eşliğinde gerçek bir aşk hikayesi izlemek gibisi yoktur. Keyifle izlemeniz dileğiyle...

29.07.2015

Kitap Kurdu Olmak Demek


  • Bir kütüphane dolusu kitaba sahip olmak demektir.
  • Her doğumgününde kitap hediye almak ve buna çılgınlar gibi sevinmek demektir.
  • Üzüntülü olduğun zaman içmek yerine bir kitabı okumak demektir. Zira kitap kurtları bu yüzden içmeye ihtiyaç duymaz; mutluluk kaynakları başkadır.
  • Bir sürü yerde olmak,
  • Bir çok insan tanımak,
  • Tüm duyguları bir kitap boyunca tatmak demektir.
  • Yalnız kalmayı sevmek,
  • Kimseye ihtiyaç duymamak demektir.
  • Parayı harcama konusunda hiç tereddüt yaşamamaktır; bir kitap kurdu eline geçen ilk parayı neye harcayacağını çok iyi bilir.
  • Doğacak çocuklarının oldukça ilginç isimleri olacak,
  • Her konuda fikir sahibi olmak demektir.
  • Bazen bu aşırı sevgi yüzünden alaya alınmak demektir.
  • Miyop olmak demektir.
  • Kitap karakterlerini gerçek hayatta yaşıyormuşcasına benimsemek,
  • Tüm gürültü patırtının ortasında okumayı başarabilmek,
  • Özgür olmak demektir.
  • Kelimelere aşık olmak,
  • Maceradan maceraya savrulmak,
  • Basit aşklar yerine gerçek aşkı aramak demektir.
  • Anlaşılamamak demektir.
  • Her duruma karşı yanında kitap bulundurmak demektir.
  • Mutlu olmak,
  • Başkalarının kaçırdığı şeylere sahip olmak,
  • Biraz çılgın olmak demektir.

24.07.2015

Rüya Hırsızı

Arka kapaktan; 

Kuzey İngiltere'nin hücra tepelerinde yüzlerce yıllık bir sırrı olan güçlü bir klan yaşamaktadır. Bu yaratıklar, ihsan şeklinden duman ve ejderha şekillerine dönüşebilme yeteneğine sahip olan, şekil değiştiren drakonlardır. Bunlar aynı zamanda taşların çıkardığı olağan dışı hoş ve hipnotik sesleri de duymaktadırlar. Ama korktukları bir taş vardır ki... 

Karpat Dağları'nın derinliklerinde, drakonlafı esir alabilme gücüne sahip yegâne taş olarak bilinen efsanevi rüya elması Draumr yatmaktadır. Alfa Klanı'nın kızı olan Bayan Amalia Langford, çocukluğundan beri bu elmasın hiç bitmeyen şarkısını duymakta, ama sahip olduğu ender yeteneğiyle birlikte: Lia geleceği duyabilmektedir, bu sesi de sır olarak saklamaktadır. Duyduğu, elmasın ve drakonların kaderinin aynı zamanda kendisinin gelecekteki sevgilisi de olacak olan Zane adındaki bir insanın ellerinde olduğudur. Usta bir hırsız olan Zane, drakonların elması getirebileceğine inandığı tek insandır. Fakat Lia onun iki dünya arasında sıkışıp kaldığını ya müttefiki, ya da efendisi olacağını bilmektedir. Bir türlü bitmeyen şarkının ve Zane'nin hayalinin harekete geçirdiği Lia, ona katılmak için bütün kuralları çiğnemiştir. Kabilesini korumak adına kaderini birleştirmek zorunda olduğu o adam, Lia'nın geleceğini çalma ve kalbini kırma gücüne sahip olan tek kişidir.


İnternetten kitap sipariş ederken uygun fiyata olduğunu görüp, ee konusu da fena gözükmüyor diye almıştım oysaki Rüya Hırsızı'nı. Sonradan ortaya çıktı ki benim içim son derece kârlı bir alışveriş olmuş.İki günde elimden hiç düşürmeden bitiriverdim. Bayıldım! Yok, yok her ne kadar fantastik eserlerden uzak kalayım desem de bir şekilde yolum böyle kitaplara çıkıyor işte. Gerçekten iyi kurgulanmış bir kitap. Yurt dışında çok satanlar arasında yer almasına rağmen ülkemizde kıyıda köşede kalmış kitaplardan. Ancak gerçek bir fantastik sever için başucu kitabı olacak kadar güzel.

Vampirlerden, kurtadamlardan sıkılanlar ve uzun serilerden bunalanlar için biçilmiş kaptan. İnsan-ejderhalarla maceraya atılıyoruz bu sefer. Tıpkı vampirler gibi ejderhalarda gözümüze pek iyi görünmeye başlıyor. İnsan şeklinde ancak istedikleri zaman ejderhaya dönüşen yaratıklar onları kontrol edebilecek bir taşın peşindeler. Bu taş çok tehlikeli çünkü kötülerin eline geçerse bu insan-ejderhalar için kötü sonuçlar doğurabilir.Bu taşı bulma görevi soylu bir ejderha ailesi tarafından işinde oldukça iyi olan aile dostu hırsıza veriliyor. Ailenin küçük kızı bu macerada onun karşısına çıkacak ve ikili taşı arayacaklar. İkilinin arasında kalp kıran bir aşk peyda olacak çünkü ejderhalar ve insanlar arasında yaşanacak bir aşk hoş karşılanmıyor. Tabi sonra kitabı elinizden bırakamıyorsunuz ve sırf hırsız Zane'e olan hayranlığınızdan dolayı kitabı bir çırpıda bitiriyorsunuz.

Shana Abe tarafından yazılan bu eser çok da popüler olmayan bir yayınevi tarafından basılması sebebiyle böyle gizli kalmış kanımca. Ortaya çılarmak da bize düştü :)

22.07.2015

Uzak Ufuklar


1992 yapımı ve ben henüz doğmamışken çekilmiş kalbimi çalan bir film var size ondan bahsedeceğim. Asıl adı Far and Away. Nicole Kidman ve Tom Cruise ikilisini izliyoruz bundan yirmi üç yıl öncesinde. İlk izlediğimde ben bu filmi nasıl izlememiş olabilirim diye düşündüm. Tıpkı Aşk ve Gurur gibi bin kez daha izlemeyi düşünüyorum. Zamanla replikleri falan da ezberlerim herhalde. O kadar sevdim. Çok iyi bir film, bana güvenin gerçekten iyi.


Bundan çoook eski bir zamanda haksızlığa uğrayan bir genç adam ki bu Tom Cruise oluyor; intikam duygusuyla haksızlığa uğradığı adamın evini yakmaya karar veriyor. Evi yakmayı bir türlü beceremiyor ve yakalanıyor.  Ancak evin kızı babasının baskısından kurtulmak umuduyla çocuğu kurtarıp onun peşinden New York'a kaçıyor. Evin kızı rolünde Nicole Kidman var. Tabi ki kaçmadan yanına birkaç şey almayı ihmal etmiyor; ancak New York' a varır varmaz tüm her şeyi çaldırıyorlar. İşte asıl macera da buradan sonra başlıyor. Kendilerini geçindirmek ve para kazanmak için çeşitli işlere atılmak zorunda kalmaları da cabası. Umdukları gibi hayallerine kavuşabilecekler mi? Ee ondan sonrasını izleyip görün. 


Bana filmi sevdiren şey tabiki aşk hikayesi. Ama yalnız bu değil. Uzak ufukların cazibesi de var. Dünyayı gezme hayallerime cuk oturan bir film. Dünya koskocaman. Bir yere çakılı kalmak da nesi?


Eski yapım filmler bir başka güzel sanki. Daha bana göre. Modern zaman içinde sıkışıp kalmış ruhlara biçilmiş kaftan. Keşke o zamanlarda yaşasaydım diyorum. Pek bu zamanların kızı değilim. Ruhum daha gerilerde; mektupların çok değerli olduğu zamanlarda.


Kendi Başına


İnsan kendi başına kalmayı bilmeli. Sadece kendine güvenip, başkaları olmadan da yaşayabilmeli. Sırf zorunda olduğu için değil de; zevk alarak da yapmalı bazen. Kahvesini alıp bir kitaba dalmalı, yürüyüşe çıkmalı belki de tek başına sinemaya gitmeli. İnsan hayattan uzak kalmak istediğinde kendi başına kalmaya cesaret edebilmeli. Mesela ben yalnız kalıp doyasıya yazmayı seviyorum, yürüyüşe çıkmayı ve bir film açıp izlemeyi, kitap okumayı...

Yanımızdaki insanları ne kadar seversek sevelim yorulduğumuz zamanlarla karşılaşabiliriz. Bazen tek başımıza kalmak zorunda kalabiliriz. Kendi başıma olmayı, geçen yıl üniversiteye başladığımda bir ana kuzusu olarak ilk defa evimden ayrıldğımda öğrendim. Yalnızlığa bodoslama daldım. Kendi başıma olmayı öğrendim. Sonra sırf zorunda olduğum için değil de istediğim için arkadaşlıklar kurdum. Doğrular ve yanlışlar yaptım hepsi bana özgü. Özgürlüğü de tattım böylece. Annemin bana verdiği özgürlüğü bu sefer o olmadan devam ettirdim. Bu daha farklıydı.

Aslında bu konuda söylenebilecek çok şey var çünkü kendi başına olmayı öğrenmek çok değerli. Evet bu da öğrenilebilecek bir şey bana göre diğer pek çok şey gibi. Hayatın anahtarı olan şeylerden biri. Utangaçlığı yenmekle de âlakalı. Çünkü bir araştırmaya göre utangaç insanlar hayatlarının fırsatını sırf bu yüzden kaçırabiliyorlarmış. Zaten hayat kısa. Utangaçlık ya da başka bir sebep uğruna tek başına yola çıkmaktan korkmak çok acı olurdu. Biraz cesaretle kendi başımıza yola çıkıp özgülüğü yaşamak ve gelecek günlerde bir adım daha kendi başımıza kalmayı öğrenme dileğiyle...

20.07.2015

Düğümlere Üfleyen Kadınlar


Gerçek ve hayalin iç içe geçtiği bir roman Düğümlere Üfleyen Kadınlar. Bu yüzden ilk defa bir kitap yorumu yazarken zorlanıyorum. Ece Temelkuran bu romanında kadınları anlatmış. Temelkuran'ın feminist bir tarafı olduğunu her zaman düşünmüşümdür. Kitabı okuma isteğim bu yüzdendir sanırım. Orta Doğu'ya, savaşa, kadınlara açılan bir roman. Felak suresinde yer alan düğümlere üfleyen kadınların şerrinden sana sığınırım ibaresinden yola çıkılmış. "Çünkü bir erkek bir kadının nefesi kadardır" denilmiş. Temelkuran biz kadınlara seslenip kendi değerimizin farkına varmamızı istemiş adeta. Her ne kadar kırılgan ve naif görünsek de güçlü olduğumuzu anlatmak istemiş. Bunu yaparken de sihirle gerçek iç içe geçmiş işte. Beğendiğim diyaloglar, kitapta altını çizdiğim bir ton söz oldu. Sonlara doğru sıkılmadım desem yalan olur. Ancak merakla okumaya devam ettim.

Birbirine geçmiş olaylar ve gizem, yolları kesişen kadınlar var bu romanda. Bir yol romanı esasında. Bu yüzden güzel. Yolları sevmişimdir. Yol demek hep bir kaçışdır, yeniliktir bana göre. Gezi olaylarında yaşananlardan dolayı içeri alınma korkusuyla kendini Orta Doğu'da bulan hikayenin baş anlatıcısı gazetecimiz burada bir otelde üç farklı kadınla denk gelecektir. Kendini ve kim olduklarını bulucak, geçmişi affedeceklerdir. Kalbi kırılmış ve aldatılmış bir kadının arkasına takılıp bu adamdan intikam almak uğruna bir maceraya atılan üç farklı kadın düşünün. Üçünün de farklı yaraları var. Hayatları boyunca güçlü olmak durumunda kalan ve yalnız, yorgun kadınlar. Bu yolda tamir olacaklar. Yaraları sarılacak. 

Romanda öyle olaylar oluyor ki; sahiden bunlar olabilir mi diyorsunuz. Yazarın iddiasına göre öyle, bu roman tamamen gerçek. Ancak romana başlarken şöyle yazıyor; " Hakikati anlat, ama bükerek anlat." Emily Dickinson'dan yapılan bu alıntı romanın gerçek olaylardan esinlenildiğini ancak biraz da hayalgücüne yer bıraktığını söyler gibi. 

Romanda sevdiğim şeylerden bir tanesi; Orta Doğu'da geçmiş olması oldu. Mısır, Libya, Tunus, Lübnan ve daha nice Orta Doğu ülkesine tanıklık ediyoruz; yolumuz çöle düşüyor, deve sırtında seyahat esiyoruz. Oraların kadınları nasıl olurmuş, neler hissederlermiş görüyoruz. Batının sandığının aksine biz Orta Doğu'lu kadınlar aşık olur, sinirlenince her kadın gibi saçlarımızı kestirir, Amy Winehouse dinleyip, içki yudumlayabiliriz. Mutlu olup, dans edebilir, şarkı söyleyebiliriz. 

"Çıkmış seyrediyorduk âlemi, âlemin bizi seyredemediği bir karanlık damda, dev bir bulmacanın siyah karesinde cascavlak saklanmıştık."

"Dilerim ki hayret peşinizi bırakıp sizi ölüme terk etmesin hanımefendi. O zaman kalbiniz hakikaten hiç kıpırdamaz." 

"Olduğunuzdan az olmayın. O vakit bir avcı bulacaktır sizi. Olduğunuz kadar olduğunuzu bilen bir avcının gözü bulur sizi. Ve avlanırsınız."

"Öyle bir küfür edeceğim ki, buradan ta Fizan'a yol alacak, dil bilimciler toplu intihar edecek."

"Anlayacaksınız ki hayat sizin nefesinizde. Başka hiçbir yerde, hiçbir şeyde değil. Hayatı siz kuracaksınız. Nefesinizi üfleyeceksiniz... Hayat... Nefesinizin yettiği kadar."


19.07.2015

Hobbit


1892 yılında doğan İngiliz yazar J.R.R Tolkien çocukken babasını kaybeder. Annesi ve kardeşleriyle birlikte taşındıkları küçük bir yer daha sonraları büyülü hikayelerine ilham olacaktır. Hobbit aslında Yüzüklerin Efendisi'yle başlayan serinin devamı nitelikte. İlk kez Yüzüklerin Efendisi'nde tanık olduğumuz Orta Dünya Hobbit'le birlikte var olmaya devam etti. Ancak Hobbit her ne kadar daha sonra var olsa da bizleri tüm hikayenin en başına götürüyor. Çıkın Çıkmazı'nda kitapları, eşyaları ve bahçesiyle birlikte basit bir yaşam süren Bilbo Baggins yüzüncü yaşını kutlayacağı bir gün geçmişi tekrar hatırlar. Hikayesini basit bir şekilde kendinden sonrakilere aktarırken bulur kendini. İşte hikaye böyle başlıyor. Hayal dünyasında 60 yıl geriye döner. Son derece sakin ve kitaplarla dolu bir yaşamı vardır. Hem de genç olduğu halde hem de aslında son derece maceraperest olduğu halde. Ansızın çıkagelen Gangalf adındaki bir büyücü hayatını sonsuza kadar değiştirecek bir maceranın peşine düşmesine ön ayak olacaktır.

Gandalf genç Bilbo'yu maceraya atılması konusunda ikna ederken bir şey söylüyor; hayat kitaplarda ve eşyalarda değil, dışarıda. Seride pekala fazlaca beylik söz var ancak beni en çok etkileyen bu oldu. Bazen güvenli hayatımızdan sıyrılma fikri etkileyici. Hayat cesurları sever sözü buradan gelmekte sanırım. Kitaplarımı severim ancak dışarı dünyayı da sevmiyor değilim.


Yüzüklerin Efendisi'yle tanışmam çocukluğuma dayanır. O zamanlar hatırlıyorum da hem korku hem de merak içinde izlerdim. Daha sonra, çok daha sonra serinin kitabını okumaya çalışıp bir türlü sonunu getirememiştim. Hala da kitapları okumuş değilim. Fantastik eserleri sinemada izlemeyi daha çok sevdiğimi kabul edeceğim. Zaten hem Yüzüklerin Efendisi hem de Hobbit filmlerinin hepsini izledim. Harry Potter kadar olmasa da bir hayranlığım bu seriye her zaman oldu. Elfleri unutmak ve hayranlık beslememek ne mümkün.

Bazı insanlar kitap yazdıklarında onu sahiden yaşar ve yaşatırlar. Anlattıkları hikayelere kendilerini kaptırırlar; Tolkien de bana göre öyle. Elflere özgü yarattığı kendi dili buna kanıt. Elf dili, sıfatları, tamlamalarıyla bu zeki yazara özgü...

Neden mi yazıyorum bu satırları? Kuzenimle Hobbit izlemeli bir gün geçirdim de ondan. Kendi hayatımdan bir kaç saatte olsa uzak kaldım. Hobbitlere kaptırdım kendimi. Bu küçük insanların bizim dünyamızda da var olmasını isterdim. Sanırım büyülü hikayelerden her ne kadar uzak kalacağım desem de uzak kalamıyorum. Hem izlemeyi hem de okumayı bırakamıyorum. Çocukken aşıktım zaten böyle sihirli hikayelere. Bunun etkisi de var sanırım.

Bir itirazım da yok değil bizim edebiyata. Neden biz böyle sihirli dünyalarda kaybedecek hikayeler yazamıyoruz? Bundan yüz yıl önce böyle hikayelere ev sahipliği yapan milletlerden değiliz? Fantastik edebiyatı neden ciddiye almıyoruz? Ama sanırım cevap basit. Satış kaygısıyla yazılan eserlerle dolu etraf. Yazmak sahiden para kazanmak için yapılabilirmiş gibi. Hem çocuklara seslenemiyoruz ki biz. Onların hayal dünyalarını sahiden önemsemiyoruz biraz da. Çocuk deyip geçiyoruz. Biz zihnimizi özgür bırakamıyoruz azizim. Fantastik edebiyatla ilgili yazarken özenti damgası yemek istemiyoruz mesela. J. K. Rowling Tolkien'den yüz yıl sonra büyücü dünyasına Harry Potter 'la adım atarken hiç etki altında kalmamış gibi. Aman neyse, ben sadece Hobbit'ten bahsedip gidecektim güya!


14.07.2015

Aşkla Bağlı


Orjinal ismiyle Stuck in Love. İzlediğim ve unutamadığım filmlerden. Düşünce dünyamda iz bırakan türden. Bir aile dramı, gençlik yakarışları...

Bir aile, boşanmış anne bana; biri üniversitede okuyan ve yazar aynı zamanda kitaplara düşkün büyük kız, diğeri umutsuz aşık genç bir erkek kardeş, yeniden evlenmiş anne, çocuklarını büyüten yazar baba. Baba yazar ve çocuklarını yazmaya teşvik ediyor; kızı da onun izinde. Ailenin kızını Lily Collins canlandırıyor. Yazar oluşu, kitaplara düşkünlüğüyle kendime benzettim. Ve aşka inanmıyor. Ailesinin parçalanışı onu aşka düşman etmiş, aşık olmaya korkuyor. Logan Lerman da kızımızı gerçek aşka inandıracak olan yakışıklı rolünde. O da kendi ailesiyle ve acısıyla boğuşmakta. Bir aile ve gerçek bir yaşam öyküsü. Sakin ilerleyen bir film. Birkaç kez izleyebilirim. Kendime yakın bulduğum için Lily Collins'in canlandırdığı karakteri ve önceden beri hayran olduğum Logan Lerman karakterini izlemek ayrı bir zevkti benim için. Aşka inanmayan bir kız ve onu inandırmak isteyen bir erkek. İkisinin arasında geçen kitap muhabbetini de kıskanmadım değil.

Ben sevdim. Kendi yaşamıma çok yakın. Bu yüzden de bu kadar sevmiş olabilirim. Zaten artık çoğunlukla kendimden izler bulabileceğim gerçek yaşamları izlemeyi seviyorum. Dram ağırlıklı. Hafif hüzünlü ama mutluluk da vermiyor değil. Mutlu eden bir tarafı var. Sakin bir akşamda izlenebilecek sakin bir film. En sevdiğim filmler listeme de ekledim bile. Diyaloglar güzel.  Yani izlenmeli ve çok popüler olmadığı için bana aitmiş hissi verdi. Bana ait, benden izler taşıyan küçük bir film.


Neden Bir Yaz Gecesi Rüyası?


Bir bloga sahip olmanın en önemli adımı kendinizi ve yazdıklarınızı yansıtacak bir isim bulmaktır. Benim için o kadar da zor olmadı sanırım. Okumayı sevdiğim malum. Lise yıllarımda William Shakespeare eserleriyle tanışmıştım. Deliler gibi Shakespeare hayranıydım; hala da hayranım ya neyse. Hatta İngilizce öğretmenim bu sevgimi bildiği için bana bir tiyatro eserini hediye etmişti Shakespeare'in. Bir Yaz Gecesi Rüyası da işte onun eserlerinden birisinin adı. Yaz mevsimini sevmem hele ki yaz gecelerini sevmem, Shakespeare'i sevmem, bana kitap hediye eden İngilizce öğretmenimi hatırlatması ve her zaman onun yolundan gitme düşüncemle bu isim bloguma cuk diye oturdu. Bana da öyle. Arada bir dipnot geçmek istedim; bilin istedim. Saygılar efendim.


Hayaller&Gerçekler

"Her gün yüzlerce hayal kurarsın hiçbiri gerçek olmaz. Ama bir gün bir gerçek yaşarsın hiçbir hayale sığmaz." 


Ortaokulda seminere gelmiş bir kimse ergenliği anlatırken şöyle bir cümle etmişti; ergenlik hayal kurmaktır, hem de bolca. Ergenliği sonuna kadar yaşamış biri olarak bol bol hayal kurdum. Hayal etmeyi sevdim. Hayal kurmak kim olduğumu bulmama yardım etti beni ben yapan şeyler hayallerimde oluştu. Gerçekte yapamadığım ve ulaşamayacağım şeyler benim oldu. Ancak 20 yaşıma ulaştığım günden beri hayatımdaki toz bulutları kayboldu. Gerçekler beni çepeçevre sardı. Hayal kurmak hayatımda o kadar da yer kaplamamaya başladı. Tek istediğim gerçeklerdi. Hayallerimdeki ben kendini gerçekleştirmek isteyen bir kuş misali uçup gitmek ister gibiydi. Zaten ben de farkettim ki hayaller bana yetmemeye başladı ve gerçekler çok daha büyülüydü. O günden beri yani 20 yaşıma bastığım ilk günlerden beri (Blogumu açtığım zamana tekabül eder) hayatımı daha iyi yapmak için yapıyorum ne yapıyorumsa he tabi bir de kendim olarak sevdiğim ne varsa, gerçekleştirmek istediğim ne varsa onlar için. 

Ve bazen hayat çok tuhaf. Çünkü milyonlarca hayal kurarsın, hayallerde yaşarsın. Ancak yaşadığın bir gerçek seni tuz buz eder. Bu iyi anlamda da kötü anlamda da olabilir. Hadi gelin kabul edelim; kurduğumuz hayalleri gerçekleştirmediğimiz sürece onların hiçbir önemi yoktur. Aksine bir gerçeği yaşamak hayatımızın tüm akışını değiştirir. Büyülüdür ve unutulmazdır. Bunun sebebini de elbet biliyorum. Çünkü hayaller kolaydır; oturursun bir köşeye kurarsın. Gerçeklerse zordur, sık sık monotonun dışına çıkmaz. Bir çıktı mı da geri dönüş yoktur. 

Çevremde hep hayalleri hedefleri olan biri olarak bilindim. Bazen hayalperest olarak da adlandırıldım. Bu yüzden ciddiye alınmadığım da olmadı değil. Ancak o kimseler aslında gerçekperest olduğumu anlayamadılar. Çünkü onları birer hayal yapmaktan kurtarıyorum. Gerçekleştirmek için ve hedefe ulaşmak için uğraşıyorum. Hayatımın geri kalanında da yapacağım gibi. Bu yüzden benim için kıymetliler. 

"Hayat sadece hayalleri olan insanlar için farklı anlama sahiptir." 

"Bir yerde yol ikiye ayrıldı. Ve ben daha az geçilmiş olanını tercih ettim. Tüm farkı yaratan da buydu."

Demem o ki hayalperest ve ütobik olarak adlandırılmış biri olarak hayallerinizi birbir gerçekleştirmeye başladığınızda insanlara iyi birer ders vermiş oluyorsunuz. Ve hayatta en büyük eğlence başkalarının yapamazsın dediklerini yapmak. Hayal kurmaktan korkan insanların esiri olmayın. Dünya hayallerle ve onları gerçek yapmak isteyenlerin etrafında dönmekte.

3.07.2015

İyi Hissetmek, Mutlu Olmak ve Gülümsemek



"Önemli olan yaşadığınız hayatın dışarıdan nasıl göründüğü değil, içeriden nasıl hissettirdiğidir."

"Ve bir gün uyanacaksın, her şey yoluna girmiş olacak."

"İnsanlar güçsüz oldukları için ağlamazlar, çok uzun zamandır güçlü oldukları için ağlarlar."

"Güzel günler sana gelmez, sen onlara yürüyeceksin." -Mevlana

İtiraf edeceğim; şundan altı ay öncesine kadar iyi hissetmek için bir nedenim yoktu. Ancak sonra farkettim ki o kadar fazla nedenim vardı ki. İstediğim bir bölümde okuyordum, okunacak kitaplar, izlenecek filmler, dinlenecek müzikler vardı. Ailem vardı. Her yaz tatil yapma imkanım vardı; çok sevdigim denize bol bol girebiliyordum. Sağlığım yerindeydi. Edebiyata olan tutkum vardı. Özgürdüm. İmkanlarım ve umudum vardı. Gelecekte dünyayı gezme planlarım vardı. Yazar olacaktım; yazmaya tutkundum. Fiziksel görüntümden memnundum. Tüm bunlar benim sahip olduklarımdı ve ben kendime içten içe insanların hayatlarını iyi yapma konusunda yardım edeceğime dair söz verdim. Bu hayatta birileri ya da ailem benim varlığımla mutlu olabilirdi. Ve bu fikir kendimi müthiş hissettirdi. İnancım arttı, bunun için de şükürler olsun. Birilerinin size ihtiyacı olabilir, belki de siz birilerine bir konuda yardımcı olmak için var oldunuz. Yani değerlisiniz. Bir toplumda hep beraber yaşıyoruz. Herkesin ayrı bir görevi var. Herkes tek ve özel. İşte tüm bunları düşündüğümde mutlu hissettim. İnancım arttı. Gülümsedim. İyi insanlar karşıma çıkmaya başladı ve iyi olaylar yaşamaya başladım. Her zaman demişimdir mutluluk bir seçimdir bana göre. Temelinde inanç var. İyilik var. 20 yaşındayım ve ne yapmak istediğimi biliyorum. Kendimi çok seviyorum. Bu hayatımda yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Blogum da bu dönemi simgeliyor gibi. Blogumu ilk olarak oluşturduğumda kendi kendime bazı kararlar almıştım. O yüzden BirYazGecesiRüyası bir blogdan çok daha öte bir şey benim için. Mutlu olmamın, kendimi sevmenin gülümseyip iyi hissetmemin simgesi. Büyümemin ve savaşçı ruhuma bürünmenin...

İnsan hayatta hiçbir zaman yılmamalı ve pes etmemeli. Ne istiyorsa ona sahip olacağına dair inancını kaybetmemeli. Çok uzun zaman boyunca belki de nedensizce kendinizi kötü hissetmişsinizdir. Ya da gerçekten hüzünlü ve sizi kırıp döken bir olay yaşamışsınızdır. Ancak gerçekten her acının da bir sonu var. Acılar son bulur. Beklemediğiniz anda bir şeyler gerçekten iyi şeyler size ulaşır. Dua etmekten ve inancınıza sığınmaktan vazgeçmeyin. İnanın. Önce Allah'a daha sonra da kendinize. Siz özelsiniz. Ve kötü bir zamanda bile gülümsemeyi unutmayın. Çünkü gülümsemek basit bir şey değildir, sihirli bir şeydir. Ardından mutluluk getirir. Daima gülümsemeyi unutmayın. Ve sizi kötü hissettiren insanları hayatınızdan çıkarmaya korkmayın.

Yapmayı sevdiğiniz şeyleri keşfedin. Bir şeylere tutkun olun. Çok fazla düşünmeyin. İnsanların ne düşündüğünü önemsemeyin. Sizi siz yapan şeylerden vazgeçmeyin. Kendiniz olun. Kendinizi tanımaya zaman ayırın. Etrafınızda az ve öz insanlar olsun. Tüm fazlalıkları atın. Güvenilir ilişkiler kurun. Etrafınızda sahte deģil gerçek insanlar olsun. Arkadaşlarınızı aileniz yapın. Onlara aileden birileri gibi davranın. Gerçekten güvenebileceklerinizi yanınıza alın. İnancınıza sarılın.

"Hayat cesurları sever."

"Hiçbir şeyin hiçbir şeye yetmediği yerde; Allah her şeye yeter..."

"Hayat bu, bir bakarsın her şey bir anda son bulur.Hayat bu, son dediğin an her şey yeniden can bulur." -Şems

2.07.2015

Tanrıçalar Dönemine Geri Dönüş


Tanrıçalar dönemine geri dönüyoruz. Sihirli hikayelerin yazarı P. C. Cast Tanrıça serisiyle karşınızda. Gece Evi serisinde oluşturduğu vampir dünyasıyla sevdiğimiz yazar şimdi de mitolojik ve masalsı hikayesiyle bizleri kucaklıyor. Gece Evi kitaplarını kızıyla birlikte yazdığını duymuştum. Buna pek özenmiştim ne yalan söyleyeyim. Ancak tanrıça serisini tek başına yazıyormuş. Seri toplam yedi kitaptan oluşuyor. Kitaplar sırasıyla söyle:
  1. Deniz Tanrıçası
  2. Bahar Tanrıçası
  3. Işık Tanrıçası
  4. Gül Tanrıçası
  5. Aşk Tanrıçası
  6. Truva Tanrıçası
  7. Efsane Tanrıçası
Hikaye karakterleri ölümlü ve sıradan insanlardır ancak çeşitli olaylar sonucu kendilerini sihirli ve mitolojik dünyada bulurlar. Dünyada basit birer insanken sihirli ve masalsı dünyada ise birer tanrıça haline gelirler. Serinin genel konusu bu. Ancak her kitapta farklı karakterler, mekanlar ve maceralar var. Bu seride ilk olarak Gül Tanrıçası kitabını okumuştum. Şimdi de Deniz Tanrıçası'nı bitirdim. Deniz Tanrıçası'nı uzun zamandır okumak istiyordum. Küçükken kuzenimle her denize gidişimizde deniz kızı olduğumuzu hayal ederdik. Bu kitabı okumam gerek diye hep düşünüyordum. Ancak Gül Tanrıçası'ndan daha zayıf bir kurguya sahipti. Serinin ilk kitabı olmasından kaynaklanıyor olabilir. Gül Tanrıçası beni daha fazla etki altına almıştı. Mekan tasvirleri daha ayrıntılıydı ve sanki film izliyormuşum hissi uyandırmıştı.  Ancak Denizlerin Tanrıçası olma fikri oldukça büyüleyici. Beni kitabı okumaya iten de buydu. Hoş zaman geçirmek için ve masalsı diyarlarda gezinmek için keyifle okuyabilirsiniz. Masalların yetişkinler ve genç insanlar için yeniden ve farklı bir şekilde kaleme alınmış biçimi. Her zaman masalları sevmiş biri olarak beğendim ben. Tüm seriyi okumayı düşünmüyorum bu iki kitapla yetineceğim. Artık daha gerçekçi hikayelerin cazip gelmesi bunda etken. Gerçekten artık büyüdüm sanırım. 

Fantastik kitapları seviyorsanız önerebileceğim bir kitaplar dizisi. Hatta son zamanlarda yazılanların arasında en iyilerden. Kendi adıma Stephenie Meyer ve büyük hayranı olduğum J. K. Rowling yeni birer fantastik eser ortaya koymadığı müddetçe fantastik roman dönemini kapatıyorum.