27.04.2015

Kelly Clarkson Playlist


Madem Kelly Clarkson dinlemeyi seviyorum, bu sevgimi neden blogumda paylaşmıyorum ki dedim. Ve sizler için en sevdiğim Clarkson şarkılarının bir listesini oluşturdum. Dinlemek için şarkıların üzerine tıklayabilirsiniz.

Ben Kelly Clarkson'ı ilk kez My Life Would Suck Without You şarkısıyla tanımıştım. Kendisi 1982 Teksas Amerika doğumlu. 2002 yılında American Idol yarışmasının birincisi oldu. Yarışmada birinci olduktan sonra albüm yapmaya başladı. Sevildi ve hala da sevilmeye devam ediyor. Pop, rock tarzında şarkıları var. Ben de yeni şarkılarını ve albümlerini takip etmeye çalışıyorum. Sizi mutlu eden, eğlendiren, kafa dağıtan şarkıları var ve daha çok kulaklıkla değil de bangır bangır odada dinlenilesi şarkıcılardan.

İşte benim seçtiklerim;

Second Wind
Nostalgic
Good Goes The Bye
War Paint
Someone
Run Run Run
Piece by Piece
Dance With Me
Heartbeat Song
Because Of You
My Life Would Suck Without You
Catch My Breath
Don't Waste Your Time

Çok Fazla Düşünmek

ÇOK FAZLA DÜŞÜNMEKBazen insan nedensizce düşünmeye başlar. Her şey ufacık bir düşünce kırıntısıyla başlar. Sonra düşünceler büyür büyür ve büyür…Düşünceleri durduramazsınız ve ne hakkında düşündüğünüzden bir habersinizdir. Rahatsız edicidir. Sanki kafanızın içinde sizden başka biri daha vardır ve sürekli konuşur. Bu rahatsız edici sesleri durdurmak gerekir. Çünkü bunlar zihnin kafanızda türettiği seslerdir. Susturmak içinse onları görmemezlikten gelmek bir işe yaramaz. Sadece durup onları izlemek gerekir. Her bir düşünce kırıntısını yakalamak, farkında olmak… Bundan sonrasıysa kolay. Onların bir kere farkına vardığınızda bir sonraki seferde yakalar ve susturursunuz. Düşüncelere izin vermezsiniz. Çoğu zaman düşünmek iyi olsa da, çünkü ne demiş Descartes “Düşünüyorum öyleyse varım” pek çok zaman zihin bizlere oyun oynar. Kafamızın içinde sürekli gereksiz düşünceler dolaşmasına neden olur, çoğu gereksiz ve aptalcadır. Düşüncenin bile fazlası zarar sanırım. İşinize yarayacakları alın ve gerisini durdurun. Çünkü hayat öyle daha basit. Çünkü basitlik iyidir.

Bazen insan nedensizce düşünür. Her şey ufacık bir düşünce kırıntısıyla başlar. Sonra düşünceler büyür büyür ve büyür…

Düşünceleri durduramazsınız ve ne hakkında düşündüğünüzden bir habersinizdir. Rahatsız edicidir. Sanki kafanızın içinde sizden başka biri daha vardır ve sürekli konuşur. Bu rahatsız edici sesleri durdurmak gerekir. Çünkü bunlar zihnin kafanızda türettiği seslerdir. Susturmak içinse onları görmemezlikten gelmek bir işe yaramaz. Sadece durup onları izlemek gerekir. Her bir düşünce kırıntısını yakalamak, farkında olmak… Bundan sonrasıysa kolay. Onların bir kere farkına vardığınızda bir sonraki seferde yakalar ve susturursunuz. Düşüncelere izin vermezsiniz. Çoğu zaman düşünmek iyi olsa da, çünkü ne demiş Descartes “Düşünüyorum öyleyse varım” pek çok zaman zihin bizlere oyun oynar. Kafamızın içinde sürekli gereksiz düşünceler dolaşmasına neden olur, çoğu gereksiz ve aptalcadır. Düşüncenin bile fazlası zarar sanırım. İşinize yarayacakları alın ve gerisini durdurun. Çünkü hayat öyle daha basit. Çünkü basitlik iyidir.

Kelly Clarkson- Heartbeat Song

Hayat arası müzik molası verin istedim de azıcık. Bu arada Kelly Clarkson'ın müziğini sevdiğimi söylemiş miydim? 

26.04.2015

Hızlı ve Öfkeli


Hızlı ve Öfkeli'yle aksiyon filmlerine hayran kalmak diye bir şey varmış; öğrendim. Serinin de diğer aksiyon filmlerinin de sıkı bir takipçisi değilim. Ancak Hızlı ve Öfkeli 7'yi sinemada izledikten sonra aksiyon filmlerini sevdiğimi anladım. Oturup bir hafta içinde serinin diğer tüm filmlerini izledim. Paul Walker'ın ölümü beni biraz daha üzdü; serinin devamının gelip gelmeyeceğini merak eder oldum. Sanırım seri fazlaca sevildiğinden ve serinin yedinci filmi rekor üzerine rekor kırdığından  sekizincinin yolda olduğu söyleniyor.  Pek bir sevindim ve mutlu oldum.

Evet, biliyorum! Biliyorum! Hızlı ve Öfkeli serisi gibi diğer tüm aksiyon filmleri de insana eğlenceden başka, fazla bir şey katmıyor. Bir sanat filmi değil dahası bir mesaj içermiyor denilebilir. Ama tabi ki ben bu filmlerde bile kendime ders çıkartacak bir şey bulmayı başardım. Ailenin önemi. Yani evet, serinin başından en sonuna kadar bu vurgulanmış. Karakterlerimiz aile üyeleri için kendilerini tehlikeye atmaktan kaçınmıyorlar. Dahası basit arkadaşlıklar yerine dostlarını ailelerine katıyorlar. İyi dostlar biriktirdim hepsi ailem oldu da denilebilir buna.

Sizi bilmem ama benim favori karakterim Dominic Toretto. Gerçekte böyle bir insan var mıdır çok merak ediyorum; dışardan sert görünen ama aslında merhametli mi merhametli biri. Filmde zaten tüm oyuncular görünümleriyle de tarzlarıyla da karakterlere tam uymuşlar. Gerçekten iyi oyuncu olmak diye bir şey var sanırım. Serinin bu kadar tutulmasının sebebi belki de budur. Ancak tüm bu seriyi gerçekçilik bakımından değerlendirmek yanlış olur. Gerçekçi olmayı değil eğlendirmeyi amaçladıklarını unutmamak lazım.

Kısacası, bu seriyi, oyuncularını seviyorum. Filmleri izlemekten zevk alıyorum. Vin Diesel'ın ses tonu diyorum susuyorum :)

Günce: Geçmiş-Gelecek-Şimdi

Geçmiş ya da gelecek. Yaşam hiçbirinde mevcut değil aslında. Hayat yalnızca şu anda olanlarda. Peyami Safa'nın da dediği gibi yalnızca şimdiye hakimiz. Peki böyle olduğu halde geçmişe ya da geleceğe saplanıp kalmamız neden? Neden değiştiremeyeceğimiz, yaşayıp bitirdiğimiz geçmişi düşünüp durmalarımız? Yaşadıklarımızı tekrar tekrar aklımızdan geçirişlerimiz...Gelecek kaygılarımız neden? Sanki ona müdahale edebilecekmişiz gibi.

Geçmişe ya da geleceğe hiçbir etkimiz yok. Yalnızca şu ana hakim olabiliriz. Yapabileceğimiz her şey şimdide mevcut. Her şeyi sonraya ertelemeyi bırakmalıyız biran önce. Sonra değil şimdi var yalnızca çünkü. İnsanların en büyük pişmanlıkları da yaptıkları şeyler için değil yapmadıkları şeyler yüzünden. Her şey hayatı ıskalamaktan kaynaklı. Şimdiye yeterince sahip çıkmamamızda. Bu yüzden insanlar şimdide yaşamayı öğrenmeli; ben de öyle tabi...

Tembelliklerimiz de bu yüzden. Şimdinin kıymetini bilen biri ne kadar tembel olabilir ki?

19.04.2015

Jane Austen


Şüphesiz İngiliz edebiyatı denilince akla gelen ilk isimlerden birisidir Jane Austen. Bu harika kadın yazdığı romanlarla ve hatta kendi hayat hikâyesiyle hayal dünyamıza seslenmeye devam ediyor. Romanları basılmaya devam ediyor, eserleri birçok kez sinemaya uyarlanıyor. Peki Austen kadınların geri planda kaldığı bir yüzyılda nasıl bu kadar başarılı olabiliyor? İşte hayal dünyası çok geniş olan bu kadın yazarın hayat hikâyesi;

Jane Austen 16 Aralık 1775’te dünyaya geldi. O sekiz çocuklu bir ailenin yedinci çocuğuydu. Babası köy papazıydı. Hiçbir zaman geniş imkânlara sahip değildi. Ancak hayal dünyası çok genişti ve sanıyorum bu onun için yeterliydi. Yazmaya 12 yaşında başladı. 1811’de ise ilk romanı Aşk ve Yaşam basıldı. Birçok yazar gibi o da eserlerini kendi adıyla değil “A Lady” takma ismiyle yayınladı. Eğitiminde babası oldukça etkiliydi. Hatta hemcinslerinden farklı olarak eğitim alma şansı olmuştu. İlk olarak Oxford’da yatılı bir eğitim aldıktan sonra birkaç farklı okula devam etti ardından da evde babası tarafından eğitildi. Yazları papaz evinin ahırını bir tiyatroya çeviriyor oyunlar sergiliyordu. Özgür bir ortamda yetişen Jane romanlarında da özgür olan bağımsız kadınları işledi.

Bir gün gittiği bir baloda yirmi yaşındayken Tom Lefroy adında İrlanda’lı bir gençle tanıştı. Bu genç avukatlık okuyordu, bir sulh yargıcı olan amcası tarafından yetiştirilmişti. Jane ve Tom birbirlerine aşık oldular. Fakat amcası bu ilişkiye katiyen izin vermediği gibi yeğininin bu aileyle görüşmesini de yasakladı. Maddi açıdan amcasına bağımlı olan Tom Lefroy onun kurallarına uymak zorundaydı. Bu ilişki Jane Austen’ın kalbinde derin izler bıraktı. Lefroy’da evlendikten sonra ilk kızına Jane ismini verdi ve Jane Austen 1817’de 42 yaşında göğüs kanserinden vefat ettiğinde mezarını ziyaret etti. Bu aşk hikâyesi Austen’ın hayatını anlatan “Becoming Jane” isimli filme de konu oldu. Austen romanlarında hep mutlu sonla biten ilişkilere yer verdi.

Harris Bigg-Wither isimli oldukça varlıklı bir beyefendiden evlilik teklifi aldı. Jane başta bu teklifi kabul etmesine rağmen tam bir gün sonra bu nişanı bozdu. Çünkü o kimsenin sevmeden evlenmemesi gerektiğini düşünüyordu. Bu yüzden hiç evlenmedi ve yaşamını ailesiyle birlikte geçirdi.

Benim bu eşsiz yazarla tanışmam tamamen bir tesadüf eseri oldu. Aşk ve Gurur filmini izledikten ve bu filmin bir romandan uyarlanmış olduğunu öğrendikten hemen sonra kitabı okumaya başladım. Ardından diğer romanları okudum ve uyarlama filmleri izledim. Resmen bu müthiş yazarın hayal gücüne hayran kalmıştım. Özellikle Aşk ve Gurur romanında okuduğum Elizabeth Bennet ve Bay Darcy’nin aşkları unutulacak gibi değildi. Öyle ki Jane Austen romanları başta çok sevdiğim Alacakaranlık kitaplarının yazarı Stephenie Meyer’i olmak üzere birçok yazarı da etkilemişti. Arkasından hayranlar tarafından Austen’ın yarattığı bu dünyaya ek olarak hayran hikayeleri yazılmaya başlandı.  “Pemberley’den Mektuplar” isimli roman da Aşk ve Gurur’un bir devamı olarak bir hayran tarafından yazıldı.

Aşk ve Gurur, Sağduyu ve Duyarlılık, Emma, İkna ve Mansfield Park. Yazdığı tüm bu eserler klasikler arasında yer almayı başardı. Yaşadığı dönemde de çok okunmayı başaran yazar romanlarında genellikle aile, aşk, evlilik, bağımsız kadınları işledi. Hiçbir kadınının sevmeden evlenmemesi gerektiğini, kadınların da bağımsız olabileceklerini bizlere anlattığı için bu kadar sevdik belki de Austen’ı. Bazı romanları da yarım kaldı ya da ölümünden sonra basıldı;  Northanger Abbey (Ölümünden sonra yayınlandı), Persuasion (Ölümünden sonda yayınlandı), Lady Susan, The Watsons (Yarım kaldı),  Sandition.

Ölümünden yıllar sonra bile konuşulan bir yazar, bana göre muhakkak ki okunmaya değerdir. Onun okunmaya devam etmesinin sebebi aradan ne kadar zaman geçerse geçsin güncel olan konuları işlemesinin yanı sıra yazarken ki kullandığı üslup da olabilir bana göre. En ciddi konuları bile sevecen karakterlerinin ağzından mizahi bir dille aktardığı ortada. Zekice kurgularını ve hayal gücünü de es geçmemek gerek tabi! Belki kendime benzerliğinden dolayı da bu kadar seviyorumdur bu yazarı. Okumayı ve yazmayı sevmesi; yaptığı işte bu kadar başarılı olmuş olması… Yüzyıllar öncesinden duygularımıza tercüman olması…

15.04.2015

Sabahattin Ali- Kürk Mantolu Madonna


Fazla gündemde olan kitaplara karşı nedense hep bir ön yargım vardır. Bu kitaplardan bir tanesi de "Kürk Mantolu Madonna"ydı. En sonunda yakın bir arkadaşımın da okumalısın demesiyle ödünç aldım ve okumaya başladım. Kitap oldukca ince ancak vaktim olmadığı için iki günde bitirebildim. Bu kitap için söyleyecek çok şeyim var aslında. Hepsini söyleyebilir miyim bilmiyorum.

Evet bir aşk hikayesini anlatıyor. Ama farklı bir aşk, gerçekten de eski bir zamana ait olabilecek kadar karizmatik, hüzünlü. Keşke geçmişte yaşasaydım dedirten türden. Ama tabi telefon olsaydı tüm bu sıkıntılara katlanmak zorunda kalmayacaktı sevgili karakterlerimiz demeden de duramadım. Bu aşkta kadın erkek rolü üstlenmiş, erkek de fazla hassaslığı yüzünden kadın rolünü. Yani anlayacaģınız güçlü kalmak zorunda olan bir kadınla içine kapanık biraz da sessiz bir adamın aşkı. Böyle aşklar da olabiliyormuş demek ki.

Sabahattin Ali karakterlerin iç dünyalarına da oldukça yer vermiş. Raif'in hassaslığı, çekimserliği, insanlardan uzak kalışı, yalnızlığı bana sanatçıların özelliğini hatırlattı. Genelde edebiyatta erkek karakterlerin özellikleridir bunlar. Raif karakteri de resimle uğraşıyor zaten yani o da bir sanatçı. Ama kitabı okurken şunu düşunmeden edemedim; acaba bunlar yazarımızın yani Sabahattin Ali'nin de bir özelliği olabilir mi? O da gerçekte bu kadar yalnız mıydı?

Bir de kafama takılmadı deģil; neden Raif taa Almanya'da aşık oldu. Yani burada da Marie kadar güzel, güçlü tabiri caizse karizmatik bir sevgiliye aşık olamaz mıydı? Sabahattin Ali de pek çok kişi gibi bunun düşüncesinde miydi? Bir kadın olarak buna dikkat etmedim değil. Romanda Raif'in annesi zayıf karakterli biri olarak yansıtılmış. Ablaları eşlerinin peşlerinden giden kadınlar olarak yer almışlar gelecekteki karısı da yalnızca yemek yapan, ev işleriyle uğraşan biri olarak yazılmış. Yani gerçekten bizim kadınlarımız böyle mi? En azından erkeklerin gözünde öyle sanırım.

Kaderin bizi oradan oraya sürüklediği ve bazen bizlerin hayat karşısında hiçbir şey yapamayacağımızı romandan iyice bir kere daha öğrenmiş oldum. Ama yaptığımız müthiş hatalar, zayıf karakterler, çoğu zaman kendi kendimizi bitirişlerimiz... Raif yaşadıkları karşısında daha da güçlü duramaz mıydı? Daha sonra hayatını düzene koyamaz mıydı? Mutlu olmak için uğraşamaz mıydı. En çok bunlar için suçladım onu ve maalesef her güçsüz karakteri sevmediğim gibi onu da sevemedim.