31.01.2016

Hayatınızı Daha İyi Yapmanın Birkaç Basit Yolu

İlk olarak kişisel gelişim konusunda profesyonel olduğumu söyleyemeyeceğim. Ancak benim de kendi hayatımda uyguladığım birkaç şey var iyi hissetmek için. Aslında birazdan yazacağım tüm bu şeyler başta bana ait olanlar. Herkesin yapmaktan hoşlanacağı farklı şeyler olabilir. Amacım, sizin hayatınızı daha iyi yapanlar listenize  örnek olmak. Yani istediğim belki de bu yazıyı okuduktan sonra kendi sevdiğiniz şeyler ve hayat hakkında düşünmeniz; belki de elinize kalem kağıt alıp bir liste oluşturmanız.


1. Kitap Okumak: Evet, en azından günde on beş dakika kitap okumak hayatımı iyi yapan yalnızca birkaç şeyden bir tanesi. Daha önceden bir oturuşta tüm kitabı bitirmeye uğraşır bu da gözlerimi yormama neden olurdu. Ancak günde en az on beş dakika okumanın daha sağlıklı olduğunu düşünmeye başladım. Ayrıca bu kadar vakit ayırmak bile günün tüm stresini azaltmaya yetebiliyor. İnsan bazı zamanlarda kendi hayatından uzaklaşmak isteyebilir. Tüm karmaşanın içinde kitap okumak bana en iyi gelen şeylerden.


2. Kahve: Bilimsel araştırmalara bile konu oluyor kahve içme meselesi. Kahve tüketmenin kişi sağlığına da faydalı olduğu konuşulmakta. Bunun yanı sıra kahve içtiğimde tüm stresimi atmış gibi hissediyorum. Bana göre bağımlılıkların en güzeli kahve içmek. Hem faydalı hem de enerji almam için tatlı bir yöntem. Kitap okurken, ders çalışırken ya da yağmuru seyrederken kahvenizi yudumladığınızı hayal edin bir.


3. Film İzlemek: İyi bir film, bir insanın hayatını dahi kurtarabilir gibi geliyor bana. Film izlerken o kadar huzurlu oluyorum ki. Tabi ki ne izlenildiği de önemli bana göre. İnsan çok sık film izledikçe film konusunda tam bir profesyonel olmaya başlıyor ve hangi film iyidir ilk bakışta çözüveriyor. Özellikle kışın yorganımın içine girip film izlemeyi pek  çok şeyden daha fazla seviyorum. Yazları da sıcak bir gecede balkonda keyif yapmanın en güzel yolu benim için.


4. Gezmek/Yürüyüş Yapmak: Etrafınızda hiç kimse olmasa bile, güzel bir havada dışarı çıkıp temiz hava almak insana gerçekten kendisini iyi hissettirebiliyor. Ya da imkanınız varsa daha önce görmediğiniz bir yeri, bir şehri keşfetmek hayatınızı daha iyi yapmanın yollarından birisi olabilir.


5. Günlük Yazmak: Küçüklüğümden beri günlük tutmamın tek sebebi işte yalnızca bu; hayatımı daha iyi yapıyor olması. Günlük yazdığım için nereden nereye geldiğimi, hayallerimi gerçekleştirip gerçekleştiremediğimi anlayabiliyorum. Her insanın kimseye söyleyemediği endişeleri ve korkuları vardır. İşte onları sayfalara akıtmak müthiş bir duygu benim için. Kendi günlüğünüzü oluşturabilirsiniz. Fotoğraflarınızı yapıştırabilir, sinema biletlerini ekleyebilir, çıkartmalar yapıştırabilirsiniz mesela. Kısacası tamamen size ait bir defter oluşturabilirsiniz.


6. Fotoğraf Çekmek: Dünyanın güzelliklerinin farkına vardığım en iyi zamanlar oluyor. Çünkü fotoğraf çekerken daha önce farkına bile varmadığım güzelliklerin farkına varabiliyorum. Hiçbir şey düşünmüyorum yalnızca fotoğraf makinem ve ben kalıyoruz dünyada. Tüm sorunlar, dünyaya ait ne varsa yok olup gidiyor.


7. Sebep Olmadan Hediye Vermek: Ortada hiçbir sebep yokken, birilerine hediye vermek o kadar güzel ki. Böyle zamanlarda birinden hediye alsam bu kadar mutlu olamayacağımı düşünüyorum. Birilerini mutlu etme düşüncesi beni de mutlu ediyor.


8. Dua Etmek: Tıpkı günlük tutmak gibi, kimseden isteyemeyeceğim şeyleri yaratıcıma söylemek her şeyden daha iyi. Daha da iyi olan onların gerçekten istiyorsanız gerçekleşeceğine inanmak. Bir gün tüm dileklerinizin gerçek olacağını bilmek. Herkes gitse bile yaratıcınızın sizi terk etmeyeceğini bilmek düşüncesi.


9. Müzik Dinlemek/Dans Etmek: Ben genelde evde kimse yoksa dans etmeyi tercih ederim. Müziği saymıyorum bile. Cidden hayatı iyi yapan en önemli şeylerden bir tanesi müzik dinlemek.


10. Spor Yapmak: Benim için yüzmek. Suyun içinde doğmuş olmamın da etkisi olabilir tabi ki bunda ama sebep her ne olursa olsun bildiğim tek şey var, o da yüzmeye bayıldığım. Bir spor sizin hayatınızı kurtarabilir. Bedeninizi kurtardığı gibi ruhunuza da iyi gelebilir.


11. Büyükler İçin Resimli Boyama Kitapları: Kesinlikle terapi gibi geliyor insana. Kendimi bir sürü renkle boğuşurken buluyorum. Tıpkı anaokulu çocuğu gibi boyamamı en iyi yapmak için uğraşırken, kendimi kaybediyorum. Ve bu olayın en iyi tarafı.

İşte tüm bunlar benim kendi hayatımda yaptığım ve yaparken daha iyi hissettiğim bir kaç şey. Kesinlikle kendi listenizi oluşturmanızı isterim. Neleri yaparken mutlu olduğunuzu ya da olabileceğinizi de düşünmüş olursunuz böylece.

23.01.2016

Küçücük Bir Prens'in Öyküsü


 Le Petit Prince, yani bizim dilimizle Küçük Prens, 1943 yılında Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry tarafından yazıldı. Yazılmasının üzerinden geçen bunca yıla rağmen hala en çok okunan kitaplar arasında yer alıyor. Sahra Çölü'ne uçağı düşen bir pilot ile Küçük Prens'in karşılaşmasıyla başlıyor bu öykü. Geçenlerde de sinemaya aktarıldı. Yalnızca bir çocuk kitabı değil bence, büyükler için de bir başucu kitabı niteliğinde. En azından benim başucu kitaplarından biri oldu. Fazla popülerleşen şeylerden uzak duruyorum. Bilemiyorum; istemsizce oluyor. Ancak Küçük Prens'e daha fazla dayanamadım. Ve D&R'a uğramışken arkadaşımın da almasıyla dayanamadım ve 'bu kadar çok okunan şu kitapta ne varmış acaba?' diyerek satın aldım. Benim aldığım kitap Tomris Uyar ve Cemal Süreya'nın çevirisiyle yayımlanmış olandı. Özellikle onu tercih ettim.

Okurken, buralara yazamayacağım kadar çok, neredeyse kitabın tamamının altını çizdim. Sanki her kelime ayrı bir şeyi içinde gizliyordu. Hiçbir satırı atlamadan ve başka hiçbir şey düşünmeden okumam gerektiğini düşündüm. Anlatmak istenilen hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemiyordum. İnternette daha sonradan yaptığım küçük bir araştırmaya göre yazar eşi Consuelo'dan ilham almış. Ve sanırım kendi çocukluğundan, yaşamından, sosyal düzenden de ilham almış yazar. Zaten sosyal bir eleştiri niteliği de taşıyor kitap. Çocuklara okutulması gerekiyor; ama önce büyükler okumalı bence. Bu yüzden çocuk kitabı demesek yeridir. Küçük Prens, adeta bir 'Büyükler' kitabı.

Gerçekten ince ve naif bir zevkin elinden çıkmış bu kitap. Küçük Prens'i adeta kollarınıza alıp hiç bırakmamak, ona sahip çıkmak istiyorsunuz. Ona yardım etmek. Hüzünlü bir tat bırakıyor hikaye dilinizde. Ama tatlı bir hüzün bu. İçli ve duygusal bir şeyler hissediyorsunuz. Bu satırları yazarken bile azıcık hüzünlendim. Zarif bir şeyler gizli içinde. Biliyorum ki, eğer gelecekte bir çocuğum olursa Küçük Prens'i ona okutacağım.


Peki Ben Ne Öğrendim Bu Hikayeden?

Hayatın paradan, sayılardan, finansal işlerden, rakamlardan daha fazlası olduğunu öğretti bana Küçük Prens. Gereksiz böbürlenmenin ve insanları yönetmeye çalışmanın saçmalığını çözdüm. Bazı kuralların kendi kafamızda olduğuna inandım, bazen bazı şeyler insanın kafasında olup bitiyordu; ve dünyaya farklı bir açıdan bakabilmeyi düşündüm uzun uzun. Bir insan, karşısındaki insanın gitmesini istemiyorsa, ona 'gitme' demesi gerektiğini; söylemek istediğinden başka bir şey söylemesinin belki  iki tarafa da gereksiz acılar çektirebileceğini öğrendim. Asıl cesaretin kalbinden geçenleri söylemek olduğunu... Binlerce güzel gülün belli bir zaman sonra bana bir şey ifade etmeyeceğini; önemli olanın bana ait olan 'o' tek güle emek vermek olduğunu öğrendim. İnsanların kötü diye nitelendirdiği şeylere bir şans verirsek hiç de kötü olamayacağını öğrenebileceğimi öğrendim. Sonunda, ölümden korkmamam gerektiğini öğrendim; onun olağan ve kaçınılmaz olan olduğunu...

20.01.2016

American Authors ve Müzik Üzerine


Şu ana kadar müzik dinlemeden geçen bir günüm olduğunu hatırlamıyorum. Müzik dinlemenin bir yolunu buluyorum. Konserlere gitmeyi, yeni gruplar keşfetmeyi, güzel bir filmde güzel müziklere denk gelmeyi seviyorum. Keman çalmaya karşı büyük bir ilgim var. Her ne kadar tembellik edip kursa gitmeyi bıraksam da bir gün eninde sonunda peşinden gideceğimi biliyorum. Duşta şarkı söylemeyi, yabancı dillerdeki şarkıları ezberlemeye çalışmayı da seviyorum. Evde yalnız kalınca müzik açıp dans etmeyi de seviyorum mesela. Güzel bulduğum şarkı sözlerini yazmaya bayı-lı-yorum. Müzik hayatımı daha iyi yapmamın bir başka yolu. İyi ki müzik var, şu dünya denen yerde. Yolculuklar daha güzel onunla, hüzünler daha üstesinden gelinebilir...

Daha çok neşeli müzikler dinleyip modunu yükseltmeye çalışanlardanım ben. Bloguma eklediğim playlisten de anlayacağınız üzere klasik müzik de seviyorum. Her türde ama her türde dinlememe rağmen, çoğunlukla neşeli rock şarkıları seviyorum. İşte bunun için American Authors biçilmiş kaftan. Şarkıları hep eğlenceli, enerjik, canlı. Rock tarzında eğlenceli müzikler arıyorsanız sizlere öneriyorum. Şu günlerde dinlemeye bayıldığım yegane grup. Birkaç gündür takmış durumdayım, henüz sıkılmadım. Şarkılarının verdiği enerjiyi sevdim ben sanırım daha çok. Modunuz ne olursa olsun yükseltiyor enerjinizi. Mesela, şu anda onları dinliyorum. Yazıyı yazmama son derece yardımcı oldu diyebilirim :):) American Authors grubunu ilk olarak 'Best Day of My Life' şarkılarıyla tanımıştım ben. O da son derece neşeli bir şarkıydı. Geçenlerde daha önce dinlemediğim şarkıları ararken tesadüfen grubun diğer şarkılarına denk geldim. Youtube sağ olsun, cidden müziğin bel kemiği. Youtube benim için genelde müziğin kaynağını oluşturuyor; film izlemek, dizi izlemek için ya da başka şeyler için pek kullandığım söylenemez. Yalnızca müzik dinlemek için giriyorum, ya da yapılan coverları takip ediyorum. 

Önümüzdeki günlerde daha fazla müzikle ilgili yazmayı planlıyorum. Çünkü en az kitaplar, filmler, diziler kadar ilgi alanımda olan bir şey. Müzik hakkında yazmazsam içimde kalır zaten, hem bildiklerimi insanlarla paylaşmayı çok seviyorum ben :)

 Bir American Authors şarkısıyla veda edelim; 

19.01.2016

Benim Uzak Yıldızım- Amie Kaufman&Meagan Spooner


Öncelikle okumaya başlamadan önce şöyle, rahatça arkanıza yaslanın derim. Çünkü bu kitap hakkında yazacağım tonla şey var. Tabi yazının sonuna kadar dayanabilirseniz tebrikler! Tam bir kitap kurdusunuz efendim. Ben genelde kitapları zaten severim, ancak uzun bir yazı yazacak olmamın yegane sebebi; bu kitabı biraz daha fazla sevmemdir. Uzun zamandır okuduğum en yaratıcı kurguya sahip, farklı bir romana hazır olun. Daha başlamadan diyebileceğim tek şey; gidin ve satın alın. Sonuna kadar değecek.

O gecenin, devasa uzay gemisi ikarus'taki diğer gecelerden hiçbir farkı yoktur. Ta ki o büyük felaket gerçekleşene ve İkarus yakınlardaki bir gezegene düşene dek. Elli bin yolcu kapasiteli gemiden yalnızca iki kişi kurtulmuştur: Evrenin en zengin adamının kızı Lilac LaRoux ve genç bir savaş kahramanı olan Binbaşı Tarver Merendsen.

Binbaşı Merendsen, Lilac gibi kızların insanın başına beladan başka bir şey getirmediklerini uzun zaman önce öğrenmiştir. Lilac da, Tarver'ın kendi iyiliği için, onu kendisinden uzak tutması gerektiğinin farkındadır. Ama ıssızlığın ortasında hayatta kalabilmek için birbirlerine ihtiyaçları vardır. Açlık, soğuk ve vahşi hayvanlara bir de Lilac'ın duyduğu fısıltılar eklenince birbirlerine güvenmekten başka çareleri kalmaz. Ne var ki çok geçmeden, onları birbirlerinin kollarına iten bu trajediden büyük bir aşk doğar. Artık kurtulup kendi gezegenlerinde bir ömür ayrı kalmaktansa düştükleri bu ıssız gezegende birlikte olmayı tercih ederler.

Ama her adımda onları takip eden gizemli fısıltıların ardındaki gerçeği öğrenmeleriyle her şey bir anda değişir. Lilac ile Tarver o gezegenden ayrılsalar bile artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Nefes kesen bilim kurgu üçlemesinin ilk kitabı, Benim Uzak Yıldızım, zaman ve mekân tanımayan sonsuz bir aşkın hikâyesi…
(Tanıtım Bülteninden)


Orjinal ismiyle These Broken Stars, üç kitaplık Starbound serinin ilk kitabı. Diğer iki kitap yurt dışında çıktı. Birçok bookinsagram sayfasında gördüm; yabancı bloggerlar tarafından çokça okunuyorlar. Ben serilere çok sıcak birisi değilim. Şu ana kadar tamamlamayı başarabildiğim sanırım üç ya da dört seri oldu. Çeşitliliği seven bir okuyucuyumdur genellikle. Farklı yazarları ve farklı kitapları tanımayı seviyorum. Yani bu kitabı da çok ama çok sevmeme rağmen diğer kitaplarını okuyacağımı sanmıyorum. Ama serilere düşkünseniz kesinlikle bu seriye ilk kitabı okuduktan sonra tutkun olacağınıza neredeyse eminim. Benim Uzak Yıldızım iki en yakın arkadaş tarafından yazılmış. İki kişi tarafından yazılan şeyleri hiçbir zaman anlayamamışımdır. Büyük bir uyum gerekiyor çünkü. Zaten bu uyum kitapta vardı. O yüzden de başarılı sayıyorum; sanki tek bir kişi tarafından yazılmış gibiydi. Kitabı iki baş karakterimizin ağzından okuyoruz. Bizlere GO! Kitap aracılılığıyla ve Ebru Sürmeli çevirisiyle ulaştı. GO! ismini son zamanlarda çok sık duyar olduk. Özellikle ülkemizde kitap bloglarının da artmasıyla beraber, kitapları daha iyi bir tanımaya başladıkça yayınevleri de yükselmeye başladı. İşte GO! Kitap da son derece yükselenlerden tabi ki kitap sektörüne yaptıkları katkıyı es geçmemek gerek. Başarılı olmalarının sırrı tabi ki de çok iyi işler çıkartmaları. Yazarın dilinden mi yoksa çeviriden mi bilemiyorum 520 sayfalık kitabı bir gün içinde bitirdim. Sonunu o kadar merak ettim ki elimden bırakamadım resmen. Yarım bırakırsam aklım kitapta kalırdı, biliyorum. Yeni bir kitaba başlamak için de birkaç gün bekleyeceğim. Gözlerimi çok yordum gibi geldi bana. Ama ne yapayım? Böyle güzel güzel kitaplar yazmasınlar onlar da!



Şiimdi nereden başlasam ki? Öncellikle konusu itibariyle yalnızca basit bir fantastik eser değil bana göre. İnsanların çok uzak geleceğini, insanlığın uzayın sırlarını keşfettiği, gezegenler arası seyahat ettiği zamanlarda geçiyor. Kesinlikle bilim kurgu da denilebilir. Romantizmi saymıyorum bile. Cidden bir insan hem hayal kurup, hem aşık olacağı, hem merak edeceği, hem gelecekle ilgili bir şeyler öğreneceği bir kitaptan daha fazla ne isteyebilir ki? Arada gizem de varsa? Hem bana biraz da Titanik'i hatırlatmadı değil. Sanki Titanik hikayesini uzak gelecekte okumuşum gibi hissettim. Benim Uzak Yıldızım'da da son derece zengin ve soylu bir kızla fakir ama gururlu oğlumuz da var. Yörüngeden çıkan bir uzay gemisi var. Başta böyle, sanki Titanik gibi. Tabi sonra işler değişiyor. İki karakter için hayatta kalma mücadelesi başlıyor. Yaşam mücadelesi süregeliyor. Kitapta sanırım tek sevmediğim nokta, karakterlerin yaşları. Böyle güzel bir romana bence on sekiz ve on altı yaşlar yakışmamış. Lilac on altı, binbaşı da on sekiz yaşında. Beğenmediğim için ben de sanki Lilac yirmi beş binbaşı da otuz yaşlarındaymış gibi falan okudum. Artık Alacarakanlık'tan beri süregelen genç yaşları bıraksınlar. Alacakaranlık'ta bir orjinal duruyordu ama artık eğreti durduğunu düşünüyorum. Lise çağındaki gençler okusun diye yapıyorlar muhtemelen ama Benim Uzak Yıldızım her yaşa hitap edebilecek bir kurguya sahip bence. Kırk yaşında olsaydım da severek okuyacağıma eminim.

Kitabın sonunda yüreğim ağzıma geldi. Yoksa yazarlarımız bizi mutlu sona ulaştırmayacaklar mıydı? Ben biraz fazla pozitif bir insanım mutlu sonla bitmeyen hikayelerden hiç hoşlanmıyorum. Ancak merak edin söylemeyeceğim, kötü sonla mı bitti yoksa mutlu sonla mı. Onu da siz okuyun derim bence :)



Amie Kaufman ve Meagan Spooner, Benim Uzak Yıldızım, 1. Baskı, GO! Kitap, İstanbul, 2015, s.427 
Sen öldün.
"Hey, başıma kakıp durmasana. En iyilerimizin bile bundan kurtuluşu yok, T."

"Sevdiğiniz birinin etrafında dolanıyorsa, ölümün adını anmazsınız. Azrail'in dikkatini çekmeyi istemezsiniz."


16.01.2016

Okumanın Büyüsü


Henüz okumayı bilmeden elimden düşürmediğim bir Hansel ile Gratel resimli masal kitabım vardı. Kitabın sayfalarını çevirirken okuyabilmenin nasıl bir şey olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. Hikayesini duyduğum bu masalı dinlerken ne kadar etkilendiğimi, bu zavallı çocuklara acıdığımı ve mutlu biten sonuna sevindiğimi hatırlıyorum. Okuma tutkusu sahiden de insanın içinden mi gelir ki? Sonradan da insan tutkuyla kitap okumaya başlayabilir mi?

Annem de her zaman anlatır; çocukluğunda kitap alabilmek için harçlıklarını biriktirirmiş. Çoğunlukla da okul için verilen yemek parasını. Kimsenin ona kitap oku diye zorlama yaptığını sanmıyorum. Annem hala da benden fazla kitap okur. Bazen bu okuma aşkının ondan bana geçtiğini düşünürüm. Belki sahiden de ona çekmişimdir kimbilir?

Okumak hayatımda hep oldu. Kendimi bildim bileli okurum. Dil derslerini hepsinden çok severim. Bu derslerin öğretmenlerini de diğerlerinden daha fazla dinlerim. Çocukluğumda en çok büyülü hikayeleri ve masalları severdim. Harry Potter neslinden olmamın etkisi de olabilir tabi bu. Hala etkisindeyim bu sihirli dünyanın gerçi. Hala olağanüstü olana hayranlık duyuyorum. Sanırım J. K. Rowling muhteşem bir çocukluk yaşamamı sağladı. Stephenie Meyer de çok tatlı bir gençlik yaşamamı sağlamıştı zaten. Kaldı ki bu büyülü dünyalardan 80 yaşıma da gelsem vazgeçemeyeceğim sanırım. Evet, sanırım bazı şeyler cidden insanın içinden geliyor. Sonuçta 80 yaşındaki bir teyzeye kimse zorla fantastik şeyler okutturacak değil ya!

13.01.2016

Ölümsüz Aşk (The Age of Adaline)


5 Haziran 2015 tarihinde vizyona girmiş Ölümsüz Aşk. Bana göre filmin içeriğiyle Türkçe'ye çevrilmiş isminin pek bir alakası yok. İzlerseniz göreceksiniz; çünkü ölümsüz bir aşkı anlattığı söylenemez. Bunun haricinde gözümde hiçbir eksik tarafı yoktu Ölümsüz Aşk'ın. Ha, bir de Blake Lively'nin başrolde olmasını pek sevememiştim. Sanki rolün üstesinden gelemezmiş, sanki böyle farklı konusu olan ve gerçekten farklı olan bu filmin oyunculuğunu beceremezmiş gibi gelmişti. Ancak izledikten sonra fikrim değişti, bilemiyorum belki Türkçe dublajlı izlediğim için de olabilir bu. Belki alt yazılı izlemiş olsaydım Blake Lively'nin o beğenmediğim ses tonu gene kötü etkileyebilirdi beni. Dediğim gibi rolüne tam oturmuştu ve "ondan başkası oynasa daha iyi olabilirdi" diye aklımdan hiç geçirmedim.

1937 yılında doğan Adaline Bowman bir gece trafik kazası geçirir. Tek başına kızına bakmakta olan 29 yaşında bir kadındır. Ve bu trafik kazası sonucunda yıllar geçmesine rağmen yaşlanmadığını fark eder. Hatta zamanla neredeyse kızıyla aynı yaştaymış gibi görünmeye başlar. Çevresi tarafından da dikkat çekmeye başlayan Adaline bu duruma çareyi sürekli olarak yer değiştirmekte bulur. Zira bu olayın herhangi bir tıbbi açıklaması yoktur. Kızından başka hiç kimseye bu durumu anlatmaz. Hayatını insanlardan kaçarak sürdürmeye başlar tanınmamak için. Bu sırada o hiç kimseye aşık olmaz çünkü hayatında kızından başka kimseye düzenli olarak yer yoktur. Ancak yaşanan bu kazadan tam seksen yıl sonra karşısına Ellis Jones (Michiel Huisman) çıkar. Her ne kadar bu aşktan uzak kalmaya çalışsa da bunu başaramaz ve kendisini uzun zamandan beri ilk defa birine karşı hisler beslerken bulur.



Filmi o kadar sevdim ki! Romantik, fantastik ve dram türünde bir film arıyorsanız mutlaka izlemelisiniz. Tam benlikti. Gerçekten çok sevdim. Vaktimi boşa harcamışım gibi hissetmedim, dahası güzel duygularla ayrıldım başından. Film izlerken en çok vaktimi boşa harcamaktan korkarım. Zaman geri alınamaz yegane şeylerden biri çünkü.

Filmin atmosferini çok sevdim. Kostümlere bayıldım. Sanki biraz da hüzün vardı filmde; hüzünlü bir atmosferi vardı anlayacağınız. Dış sesimiz de mevcuttu ki ba-yı-lı-rım! Bana roman okuyormuşum gibi hissettirir ya da gerçek bir hikaye dinliyormuşum gibi filme hemen adapte olurum. Bir film yazsaydım mutlaka dış ses de olurdu hikayemde. Her neyse, ne diyordum ben? Filmde beğendiklerimin arasında en önemlisi Ellis Jones karakteriydi tabi ki. Ne istediğini bilen ve pes etmeyen biri Ellis. Adaline'i ikna edişi bir kere etkileyici; onu bunaltmadan, sıkmadan tamamen centilmence yöntemlerle aklını çelme çabaları çok tatlıydı.


Film ilerlemeye devam ederken, ne olacağını merak da ediyorsunuz. Her zaman ölümsüz kalıp kalamayacağı, büyük sırrını Ellis'e söyleyip söylemeyeceği gibi sorular dolaşıp duruyor kafanızda. Ee işte, cevapları öğrenmek istiyorsanız filmi izleyin :)

1.01.2016

Dışarıda Kar, İçimde Kelebekler


Meğer ben ne çok severmişim kışı. Bilmezdim. En az yıldızları sevdiğim kadar seviyormuşum hem de! En sevdiğim şeylere vakit ayırabileceğim en güzel zaman; bir kitap bir kahve ile kar yağarken evde oturmak...Yazın sıcağında insan okuyamıyor pek fazla; anca yaz geceleri. Şu sınavlar olmasa ben de pekala bir sürü şey okuyacağım ancak ne mümkün, derslerden kafamızı kaldıramıyoruz. Şu yarıyıl bir gelse de ben de İstanbul'uma, aileme, arkadaşlarıma bir kavuşsam. En çok kışın seviyorum İstanbul'u da zaten. Yazın çekilmez oluyor. Az kaldı, gideceğim. Bol bol ailemi arkadaşlarımı görüp, kitap okumayı, gezmeyi planlıyorum. Havanın soğuğu umurumda bile değil. Mutluyum. Küçük şeylerden mutlu olmaya devam ediyorum, hayat küçücük şeylerde saklı zaten. Küçücük bir gülümsemede, bir fincan sütlü kahvede, yıldızlı yaz gecelerinde, karı izlerken kitap okumakta, aile sevgisinde tüm kaybedilenlerin anılarıyla beraber, Küçük Prens'te. Fotoğraf çekmekte demeyi unuttum pardon, kokulu mumları da saymazsam olmaz tabi! Sürüp gider bu liste böylece. Ha bir de Harry Potter izlemekte, onu nasıl unuturum.

 Yeni bir yıla girdik. Ancak kutlamadım. Yeni bir yıla girecek olmamın heyecanını hep yaşarım ancak öyle kutlama falan yapmam. Evde oturup mandalina yerim, seneye görüşürüz şakalarına maruz kalırım. Kar yağarsa daha güzel olur. Hep finallere denk gelir, ders çalışırım. Zaten kutlama yapmak ne kadar doğru? Bilemiyorum. O başka bir konu zaten. Geçen yıla baktığımda işte bunu öğrendim ben; küçük şeylerden mutlu olmayı, dışarıda kar yağarken içimde kelebekler uçuşturmayı. Bir dost kazandım, tüm hayatınızda yanınızda olmasını isteyeceğiniz türden bir dost. Bir yaş daha yaşlandım, biraz daha olgunlaştım ama içim hep çocuk hep çocuk. Büyümeye direniyorum resmen. Hiçbir zaman büyümeyeceğim ben. Yetmiş yaşına gelirsem de saçma sapan şakalar yapan teyzelerden olacağım. Bir dakika, Peter Pan'ı neden bu kadar çok sevdiğimi şimdi anladım! Üniversite için dergi çıkardım, liseden beri istediğim bir şeyin hayalini gerçekleştirmiş oldum böylece. Dergi çıkartmak! O ne heyecanlı bir şey öyle, zor ama bir o kadar da zevkli. Dergi sayesinde çok tatlı insanlarla tanışmış oldum 2015'te. Anneme duyduğum sevgiyi daha fazla belli etmem gerektiğini anladım. Kahve tiryakisi oldum. Dibe vurup yeniden ama yeniden kalkmayı öğrendim. Kendime olan güvenim arttı. Fotoğraf çekmeye başladım. Daha çok okuyorum, daha çok yazıyorum ve daha çok ders çalışıyorum artık. 

Bu yıl bizlere ne getirecek bilemiyorum ancak, güzel şeyleri istemek ve umut etmek en önemlisi. Her şeye rağmen hayal kurabilmek, iyi olmayı seçmek. İyi şeylerin olacağına inanmak, O'na inanmaktan vazgeçmemek, dua etmek. Her şey ama her şey gönlümüzce değil, bizim için en iyisiyle olsun. Sevgiyle kalın...