22.02.2016

Başkaları İçin Yaşamak


Ne çok yapıyoruz bunu. Hep başkaları için yaşıyoruz. Tüketiyoruz kendimizi ve bizden geriye bir şey kalmayana dek başkaları ne der diye düşünüyoruz. Karakterimizi yok ediyoruz resmen ve farkında bile olamıyoruz bazen. Sürekli başkaları ne der diye yaşamak bir başkası için yaşamaktan da daha farklı aslında. Şöyle ki; bir başkası için bir şeyler yaptığımızda bu iyi biri olmak demektir. Mesela annesine ev almak için alın teri döktüğünde birisi onun için yaşar, annesinin hayallerini gerçekleştirmek için uğraşır. Kendisi için bir hedefi olmasa bile başkası için yaşar.  Ancak bir de sürekli kafamızda o ne der düşüncesiyle yaşamak da bir başkası için yaşamaktır bana göre. Bu sefer ortada bir iyilik yok ve karakter yavaş yavaş silinmeye mahkum.

Araştırmaların çoğunda ölmek üzere olan insanlara hayatlarında en çok nelerden pişman oldukları sorusuna -çok fazla başkalarının ne dediğini önemsemek- cevabı veriliyor. Ölmeden birisi gelip bize bu soruyu sorsaydı biz ne cevap verirdik? Dahası ne zaman öleceğimizi dahi  bilemiyorken hayatımızda bize yük olanları neden omzumuzdan atamıyoruz?

Kişiliğimiz yalnızca bizden oluşmuyor artık. Ahmet'ten, Mehmet'ten, Ayşe'den bazen en yakınlarımızın toplamından oluşuyor. İnsanlar, en çok kendi hayatlarına bakmadan başkalarını eleştirmeye devam ediyor. Herkes herkesi eleştirirken bir kişi de dönüp kendisine bakmıyor. Eğer hepimiz yalnızca kendi hatalarımızı düzeltmeye çalışsaydık dedikodu diye bir şey kalır mıydı ki?

Atmak istiyorum tüm herkesi omuzlarımdan. Bir bir ayıklamak herkesi, aklamak... Öğrendim aslında. Şimdi tamamen umursamamayı başaracağım. Önemli olanın herkesin benim hakımda ne düşündüğü değil de benim kendim hakkımda ne düşündüğüm olduğunu bilirken başkaları için yaşamak imkansız zaten. Aksi halde tıpkı Gregor Samsa gibi bir sabah kalktığımızda bir böceğe dönüşmüş bulacağız kendimizi, çirkin ve karamsar, umutsuz. Çünkü insanlar bize çirkin demişti ve biz bunun böyle olduğuna inanmıştık. Başkaları çirkin demeseydi belki de güzel olduğumuzu düşünecektik. Ama olmadı mı diyeceğiz? İnsanlar kendim hakkımda düşünmeme izin vermedi mi diyeceğiz? Herkes sizin hakkınızda yorum yaparken, siz kendiniz hakkında ne düşündüğünüze karar verin. Birisi size doktor olacaksın dediğinde siz ne olmak istediğinizi düşünün. Ben demiyorum ki, kimsenin ne dediğini umursamayın. Yalnızca sizin için çok önemli olan insanların yargılarına kulak verin. Ama gene kararı kendiniz verin. Ve verdiğiniz kararlardan pişman olmamayı öğrenin.

10.02.2016

North & South


Tıpkı Aşk ve Gurur, Jane Eyre, Emma, Küçük Kadınlar gibi Kuzey ve Güney de. Hikaye İngiltere'de geçiyor. Her zamanki gibi büyülü bir aşk hikayesi var ortada. Gerçekte böyle bir aşkı bulmanın imkansızlığı belki de beni bu hikayelere çekiyordur bilemiyorum. Kuzey ve Güney tıpkı diğerleri gibi klasiklerden. Elizabeth Gaskell yazmış, elime geçen ilk fırsatta gidip bu romanı alacağım. Size bahsetmek istediğim şey, mini dizisi. Zaten bu hikayeyle mini dizisi sayesinde tanıştım. Jane Austen tarzında bir film ararken buldum. Eskiden, hani şu televizyonların siyah-beyaz olduğu zamanlarda televizyonda yayınlanmış uzun bir dizi şeklinde. Anneme ismini söyleyince, hemen hatırladı. Benim izlediğimse yeniden BBC tarafından çekilen, dört bölümlük bir dizi.

Esas kızımız ve ailesi, güneydeki yaşamlarını bırakarak, İngiltere'nin kuzeyine yerleşirler. Kırsal bir alandan büyük ve havasız bir şehre yerleşmek aileyi üzse de bulundukları yere alışmaya başlarlar. Tabi o zamanlar İngiltere işçilerle dolu ve fabrikalar sürekli çalışmakta. Esas oğlan işte burada karşımıza çıkıyor, bir fabrikanın başında oldukça zengin ve katı birisi. Kızımızla farkları ortada; hem yetiştikleri ortam hem de kişilikleri çok farklı. Ancak ortaya büyüleyici bir aşk hikayesi çıkıyor. Cidden ama cidden böyle naif hikayelere öylesine bayılıyorum ki! İtiraf ediyorum, dizinin sonunda ağladım. Gerçekte böyle bir aşk bulunamayacağını düşündüğümden ama; sonuyla ilgisi yoktu. Blogumda daha önce bahsetmediğim için Jane Austen hayranı olduğumu bilmiyorsunuz. Siz de bu tarz hikayelere bayılıyorsanız, hiç düşünmeden bu mini diziyi izleyin.


Dizinin başrolünde Hobbit filmlerinden tanıdığımız Richard Armitage var. Sırf bunun için izlenir dizi. Bu kadar karizmatik bir insan görmedim ben. Şaka yapmıyorum, cidden görmedim :) Dönemin kıyafetlerini saymıyorum bile. İngiltere'ye hep istemişimdir gitmeyi ancak şu anda daha da çok istiyorum gitmeyi. Ayrıca Margaret Hale karakterine çizdikleri rol hoşuma gitti. Cesaretli oluşu, ayaklarının üzerinde duruyor olması, pek çok kız gibi evlililik diye tutturmuyor oluşu, zayıf karakterli olmak yerine güçlü bir kadın profili çiziyor oluşunu beğendim. Kısacası hayatımı etkiledi dizi. Ve artık aşktan ne bekliyor olduğumu biliyorum; tek endişem sahiden böyle bir aşk gerçekten var mı, sorusu.


5.02.2016

Hüzün.

Ne zaman hüzne boğulsam durduk yere, ne zaman dibe vursam bilirim.

Yapacak hiçbir şey bulamasam, aslında çok fazla şey olsa da yapacak, ne zaman tembelleşsem bilirim.

Mutsuz olsam ve çaresiz kalsam, kendimle ve hayatımla ne yapacağımı bilemesem de bilirim.

Güneş solsa ve yağmur yağmaya başlasa, bilirim.

James Blunt dinliyorsam, bilirim. Yani hüzünlüysem hep bilirim ben.

Tüm gün evden çıkmıyorsam, gidecek çok yerim varsa da gitmiyorsam, bilirim.

Dibe vurmuşluğu, bilirim.

Yeniden başlıyorum hayata, ve bu hüzünler bir geçiş yeni gelene. Eski hayatımı temizlemek için ve yeni gelenlere yer açmak için. Ne zaman bu kadar hüzünlensem biliyorum işte, büyük ve iyi şeyler beni bulmak üzere. Daha iyi ve güzel şeyler. Yeniden ayağa kalkacağımı, daha büyük adımlar atacağımı bilirim bundan sonra. Dibe vurmak, hüzünlenmek o kadar da kötü değildir belki de. Nasıl olsa acı hissedilmeyi talep etmiyor muydu? Nasıl olsa daha iyiyi getireceğini biliyorsak hüzünlerin, o kadar da büyütülmemeliydi belki de?

1.02.2016

Hayaller Gerçek Olmak İçin Bekler

"If you don’t act, your dreams will die in your mind." -Tony Robbins


Uzun bir zaman boyunca hayal kurmanın büyüsüne inandım. İnsan hayallerinde her istediğini olabilirdi ve her şeye sahip olabilirdi. Hayaller kurulur, bozulur, üzerine milyon tane daha kurulurdu. Düşünceler zihinde dolaştıkça dolaşır, insan asla sahip olamayacağı şeyler için yakınmaya başlardı. Bazen hayallerimde yaşamanın daha kolay olduğunu düşünmeye başladım. Hiçbir şey yapmadan gerçeklerden kaçmak ve hayal etmek ne kadar da paha biçilmez geliyordu bana. Düşünsenize oturduğunuz yerden her şeyi yapabildiğinizi. Büyülü hikayeler ne kadar da büyülüydü; mesela Harry Potter. Bir gün büyücü okuluna kabul edileceğim o mektubu bekliyor olmak eğlenceliydi. Ama büyük ihtimalle Harry Potter'ın yerinde olsaydım, o zamanki zihnimle daha birinci kitabın sonunda ölmüş olurdum. Tembelliğimden Ron'la ve Hermonie'yle tanışamaz, gerçekleri sevmediğim için asamı bile oynatmazdım.

Dünyadaki bütün güzel şeyler iyi bir hayalle başlar biliyorum. Ancak gerçekleştirilmedikleri sürece ve harekete geçilmediği sürece hiçbir anlamı yoktur. İyi bir roman önce zihinde hayal edilir, yazar onu yazmıyorsa yani gerçekleştirmiyorsa onun ne değeri olabilir? Hayal etmek basit olan yoldur. Zor olan ve asıl cesaret isteyen şeyse hayalleri gerçekleştirmeye çalışmaktır. Bunun ötesinde gerçeklerle yaşamak da önemlidir. Çünkü gerçek hayatta her zaman istediğimiz şeyler ayağımıza gelmez. Mesela kurulan hayallerle ve isteklerle, yaşanılan gerçek hayatın çatışması sonucu bir insanın depresyona girebileceğini biliyor muydunuz?

Her ne olursa olsun ve hayat ne kadar acı olursa da gerçeklik daha iyidir. Cesaret işidir ve bencil olmanın tam tersi bir şeyleri barındırır içinde. Hayallerimizi güzel süslemeye devam etmektense gerçek hayatımızı iyileştirmeye çalışmayı başarmak sanırım daha iyi olan yol.

J. K. Rowling diyor ki;

"Ben mi? Kitaplar ve zeka. Ama daha önemli şeyler var. Arkadaşlık ve cesaret. Dinle Harry, çok dikkatli ol" 

"Hem güzel, hem korkunç bir şeydir gerçek, çok özen ister."

"Düşler dünyasına dalıp gerçek dünyayı, yaşamayı unutmak doğru değildir, unutma bunu."